19 Aralık 2011 Pazartesi

mesela

sırf 2-3 kişi okuyo diye yazayım mı bundan sonra.

aklıma her ne geliyosa.

mesela bugün haftaya neden kötü başladığımı. metroda samara gibi bi kadının 3durak boyunca sanki ben en ezeli düşmanıymışım gibi nasıl gözlerini üzerimden ayırmadığını. stres olup nerdeyse erken inecegimi. sinirden kudurdugumu fakat hic bir sey diyemedigimi. aynı durakta indigimizdeyse içimden geldigi halde etik insan olmak adına kadına çelme takmadığımı..

böyle böyle küçük küçük.

tanımadığın bir insana kitlenmek nedir ya. niye yani. tamam arada gözün kayar ama nedir dakikalarca bakmak. aklım almıyor.

her kime benzettiyse artık..

10 Ekim 2011 Pazartesi

karar veriyorum.

bugün izlediğim bi vieodan etkilenip "ben de kararsız biri sayılmam aslında" diye geçirdim içimden.

geçirmez olaydım.

düşün düşün

çıkamadım

işin içinden.

-----

bu kadar yılmaz özdil yeter. ne diyodum. evet. çok düşündüm ve hakikaten de kararsız biri sayılmam.

sabahları uyanınca ne giysem sıkıntısı çekmiyorum mesela, ya da kahvaltıda ne yesem. çünkü ikisi için de çok fazla fazla fazla seçeneklerim yok. ama "otobus mu metro mu" diye her gun düşünüyorum. otobuse binersem "1durak önce inip yuruyuş mu yapsam, yapmasam mı" çelişkisi daha akbili basarken başlıyo. metroya binersem "hangi çıkıştan çıksam acaba" diyerek turnikelere yaklaştıkça adımlarım yavaşlıyo. ofise gelince "önce readerı mı açayım facebooku mu" diye bi 7dakika düşünüp her seferinde facebooku acıyorum, yani aslında bu konuda pek bi kararsızlıgım yokmuş yazınca fark ettim. her öğlen "kapalı yogurt mu açık yogurt mu" ikilemininde hissettiklerimi keşke kelimelere dökebilsem. öyle zor ki... açık yogurt olunca yemegin suyuyla karışıyor, kapalı yogurt da zor oluyor sürekli çatalı uzağa daldır çıkar daldır çıkar... ama daha temiz. öğlen yemeklerinden sonra sigaramı çayla mı içsem kahveyle mi diye de epeyce düşünüyorum, bazen sırf karar veremediğim için hiç içmedigim oluyo. sonuçta o da bi karar sayılır.

akşamları eve giderken başım eğik yürüyorum yollarda. etrafımdaki pastaneler, süpermarket zincirleri, kırtasiyeler göz kırpıyormuş gibi geliyo. göz göze gelirsek ruhlarımız baglanıcakmış ve ben kendimi o kara delikten alamayacakmışım gibi geliyo. sonra "noluyo! noluyoooooo!" diye bi haykırıyorum içimde. geçiveriyo. "istiyosan gir istemiyosan girme" diyorum "bu kadar büyütülücek bi mevzu değil bu" diyorum "yanlış anlama üzülmeni istemem, hadi gir bu seferlik" diyorum ama baştaki "noluyooo!" atarıma birazcık bozulup hiç bir yere girmeden eve gidiyorum.

----

taslakta yarım kalmış bu yazıya aylar sonra rastlayıp devam etmeye çalışmak öyle zor ki, tek kelime daha etmeden yazıyı öylece yayınlamak istiyorum.

hayır yani şimdi baştan sona oku, o güne, o moda geri dönmeye çalış, aynı havayı yakalamak için defalarca cümle kur falan zor işler bunlar. onu yapana kadar yeni yazı yazar insan. yazar tabi. niye yazmasın ki.

*bi de; "affettim be sadık affetmez mi insan."

23 Haziran 2011 Perşembe

öyle o.

Anlık olarak bi yerlere gitmek istemek diye bi sey var. Tatil falan gibi değil. Bavulumu toplayayım da 4-5 gun kacayım gibi bi sey değil. "Şuan kalkayım hiç gitmediğim bi yerde bi kahve içip döneyim" gibi. Ama hiç kimseyle paylaşmıcaksın. Paylaşırsan koskoca bi plana dönüşüp bütün güzelliği (ne kadar güzel olabilecekse) gidebilir. Yalnızsan kalkıp gidiceksin, birini istiyosan bi anda kaldırıp götürüceksin. 1-2 saatlik bi kaçamak. Ya da 7-15 dakika, farketmez, ama olay kahveyse ki niye öyle bi örnek verdim bilmiyorum, 15 dakikayı gecer gibi geliyor bana.

Bi arkadasım vardı benim, kalabalık otururken hic bi sey soylemeden farkettirmeden kalkardı giderdi, biz onun gittiğini bazen geri dondugunde anlardık, hep değil tabi, o kadar da farkedilmeyen biri değil bu. Hiç anlayamadık niye öyle ama bi süre sonra kabul etik. O öyle, bi sey demeden kalkar, dolaşır kendince, geri döner, bazen hiç yanımıza dönmez, hiç dönmemesini kabalık olarak karşılardım ama öyle o, ne yapalım.

Herkesin var mı acaba "öyle o" yönleri. Garip ama yadırganmayan. Baskası bi söz söylediğinde "öyle o" diyebilceğimiz. Joker'in histerik gülüşünü ilk kez duyanlara Batman "öyle o" demiş midir acaba. Gerçi onlar düşman, gene de alışmışlardır birbirlerine bi yerde.

"Öyle o" yönlerimiz olsa ve bunları "öyle o" diyebilenlerin üzerinde sonuna kadar kullansak, sömürsek. Gün geçmiyor ki bir şaka daha yapmayayım. Ne demek sömürmek, hiç insan suistimal edilir mi yahu. Ediliyor valla, zaman zaman ediliyor. Bizi de ediyolar biz de ediyoruz. Alıştırmakla alakalıdır belki.

Ben simdi kalkıp kahveye kaçmıycam tabii ki. Kaçabilen varsa kaçsın, bugun gelemem. Yarın belki, belki de haftaya.

16 Haziran 2011 Perşembe

hay allah.

Blogda çok kişisel şeyler paylaşmayı sevmiyorum ama bugun klişe yazı yazmak istiyorum ve yazıcam. Baştan uyarırsam çok ilerlemeden vaz geçme hakkı sağlarım diye düşündüm.

Şimdi benim bi dostum gidiyo. Tam şimdi değil de, birazdan, yani 2 hafta sonra, yani "gitmek" psikolojisine girilebilcek en güzel dönemdeyiz şuan. Öyle güzel, güzel asla doğru bi sıfat değil "mantıklı" diyelim, sebepleri var ki "gitmesen mi acaba" bile diyemiyorsun. Ben tabii ki bi kaç kez (67 - 83 arası) kurdum o cümleyi ama çok ciddi anlamda söyleyemiyosun.

Çok ezik doğuyoruz ya biz. Böyle küçücük, buruşuk, hatta bazılarımızın saçı bile olmuyo, bazılarımızınsa alnından bile çıkıyo falan, işte bi garip yaratık olarak doğuyoruz. Sonra ilk olarak ailemiz büyütüyo bizi. En basic şeyleri öğreniyoruz, büyüyoruz, saçı olmayanların saçı çıkıyor, çok olanların tüyleri dökülüyo yani bi türlü gelişimimizi tamamlıyoruz birey oluyoruz, olduk zannediyoruz. Sonra bu ulvi büyütmek görevini her nasılsa arkadaşlarımız devralıyor ve karşılıklı olarak birbirimizi bi şekilde beslemeye, etkilemeye, şekillendirmeye başlıyoruz. Aslında ne kadar saçma, elalemin çocuğuyla hiç bir zorunluluğun olmadığı halde inanılmaz bi bağ kuruyosun. Öyle bi bağ ki bu bazı zamanlar ailenden bile daha yakın hissediyosun.

Bu benim gidicek olan arkadaşım da beni baya "büyüttü" diyebilirim. O kadar ki "yedi yedirdi, içti içirdi" cümlelerini bile kurabilirim. O da- Yani bi sürü cümle kurabilir şuan kestiremiyorum. İnsanlardan nefret etmem gerektiğini düşündüğüm zamanlarda, bu yabancının nerden çıktığını ve beni zorla hayatın içine sokmak için bi takım çabalara girdiğini bazen hala düşündükçe anlayamıyorum. Belki de bir sosyal proje ya da challenge olarak birbirimizi seçmişizdir ve sonra bu görevi tamamlayamayacağımızı anlayıp devam etmeye başlamışızdır. Şaka yaptım :) Olur mu hiç öyle şey challenge falan. Aslında olabilir ya. Bunun üstüne bi ara gitmek lazım.

Esas en güzeli de en kolay bu insanların yanında küçülebiliyor olmamız. Çocuk gibi davranabilme hakkını birbirimizde bulmamız. Soru ekini bi şekilde bi önde tutarak cümle kurarsak her istediğimiz olur diye düşünüp sürekli, bazı zamanlarsa üstüste "yemek mi yesek acaba. bu filmi izlemesek mi ki. ya dışarı mı çıksak. bize mi gelsen." diyerek şımarıkca bir seyleri kabul ettirmeye çalışmak müthiş. Bi başkasına yapsan çarpıverir ağzının ortasına haklı olarak. Ben olsam ben de çarparım herhangi birine.

Hiç nereye varacağımı bilmiyorum, ama işte hüzün var. (hüzün var dediler geldik) Alıştığın masayı bile bırakmak zorken hayatının her yerine sokup bazen sırf sabah kalkınca kahvaltı edebilmek icin bile evinde olsun isteyebileceğin birinin gitmesi nasıl kolay olabilir. Yani ilk bi yaklaşık 2-3 ay zor olur sonra alışırsın. Kötü olan da o. Neden her şeye alışabiliyoruz hiç anlamıyorum. Biraz haksızlık gibi geliyor.

Sonuç olarak, "Bu küçükken benim üzerime kusardı" dediğinde mübalağ yapmadığını bi tek benim bildiğim bu en yakınımın en istemediğim zamanda, tam da alışmışken mecburen gidiyor olması durumu beni biraz sarstı. "İshal oldum napıcam" diyerek bile aradığımı düşününce "şimdi kim ilgilenicek burda benimle" endişesine girmem bence çok normal. Bi de çok ishal oluyorum ben. Problem orda. Şaka yaptım, mevzu genel.

Şuan hayatımın en ezik ve klişe yazısını tamamlamış olmanın verdiği mutlulukla konuya yakışır bir de şarkı paylaşacağım. Aslınde dehe neler neler yazabilirdim kim bilir ama benim okumayacağım uzunlukta bi yazıyı kimse okumaz mantığıyla hareket edip burada bırakıyorum çok kurcalamadan. Ha bi de korkmaya gerek yok, parça "we are the people" değil.

P.S. "Yazı burda mı geçirseydin acaba. Kasım gibi falan mı gitseydin. Ya da gidip kasım gibi falan geri mi dönsen. Bari temmuzun 2. haftasını bekleseydin. Yok ya git sen bir an önce. Zaten nolcağı belli olmaz bakalım. Bilemedim. Neyse artık."

Şaka yaptım.




3 Haziran 2011 Cuma

kedilerle ilgileniyor olabilirdim.

Hayatlarımız ne istediğimiz gibi ne de olması gerektiği gibi. Ne kafamızda yarattıklarımızı yaşayabiliyoruz ne de içinde bulunduğumuz atmosferi. Belki de o yuzden hiç bir yere ait hissedemiyoruz kendimizi.

Durumu kabul edip devam etsek belki ait hissederiz ama asla istediğimiz gibi olamayacağının bilinciyle mutsuz olucaz.

Keşke kafamız bu kadar çalışmasaydı. Keşke her şeyi düşünmek zorunda olmasaydık. Neyse ki ben şanslıyım. İşkence çeken bi kedi görünce gülüp, kafamı çevirip devam edebiliyorum. Ya kedileri falan da düşünseydim? Var çünkü öyle insanlar. Baya baya kedileri falan düşünüyorlar. Ha belki kafalarını öyle dağıtıyolardır bilemem. Çünkü bu dünyada artık kafası rahat 1 kişi dahi olduğuna inanmıyorum.

Neymiş, demek ki bazıları kedileri düşünüyormuş, bazıları ağaçları, bazıları ibrahim tatlıses'in son durumunu, bazıları da kendini.

Şaka yaptım. Tabi ki de herkes kendini düşünüyo. Kedi medi, geçin bunları, birbirimizi kandırmayalım, şunun şurasında kaç milyon insanız yani. Samimiyet çok önemli. Niyet de öyle. Niyet çok önemli.

Şimdi ben düşünüyorum, bütün gün oturduğum masaya ya da akşamları yattığım yatağa ne zaman ait hissedebilicem. Bu nasıl oluyo, nasıl kabul edilebiliyo. Yarın ekranımın yanına güzel çerçeveli bi toplu fotoğraf koysam, çekmecemi de kişisel bakım malzemeleriyle doldursam (kabul edelim havalı "kişisel bakım") bi yerden başlamış olur muyum?

Denemek lazım. Ya da hakikaten denemek lazım mı yoksa bunu düşünmeden devam edip ne olucağını görmek mi lazım.. O zaman cevap kediler mi? Onlarla mı ilgileneyim yani.

Kafa çorba da olsa kafadır en nihayetinde. Değerini bilmik lazım, iyi kullanmak lazım. Çar çur ediyoruz ya. Etmeyelim.