30 Aralık 2009 Çarşamba

ev gezmesi vol.2

Geç gelen yazı;

Ev gezmelerini seviyoruz. Kim sevmez ki? Etrafınızda memnun etmek uğruna her şeyi yapabilecek bi ev sahibinin varlığı ve bundan sonuna kadar yararlanabilme fırsatı "misafir" sıfatının, sözcüğünün, her ne ise, sözlükteki anlamıdır benim için.

Her misafirlik anlatılmaz, anlatmaya değmez, ama bazı misafirlikler, ev gezmeleri vardır ki kapıdan çıkar çıkmaz bir sonrakinin planı yapılır. İşte bu da onlardan biriydi. Joker suratlı makarna salatasından sonra yemek menüsü epeyce bi level atlamıştı. İzmir'in gelmiş geçmiş en kıro süpermarketi olan yılbaşı süslemeli Kibarım'dan alınan bilimum alakalı, alakasız malzeme ile yemekten sorumlu arkadaşımız G.K. bir yarışmadaymışçasına sınava tabi tutuldu ve inanılmaz bir performans göstererek ortaya görülmeye değer bi menü çıkarttı. Görülmeye değer olmasının çok fazla anlamı yok tabi, esas önemli nokta yemeğe değer olmasıydı. Değdi mi? Değdi. Değdi. Değdi. (Biraz daha tekrar edersem bu sözcük çok garip bir hal alıcak, anlamını çoktan kaybetti. Haha)

O gün işler biraz farklı gibiydi. Fransa'dan gelen Türk asıllı arkadaşımız A.C.Ü'yü memnun etmek adına sanki hepimiz birer ev sahibiydik. Işın kılıcı ile karşılamalar, çeşitli oyunlar, komiklikler, şakalar, iltifatlar, ilgi, alaka vb. Fakat, kendisinin "sempatik" tavırları ve arkadaş canlılığı onun bulaşık yıkama gerçeği ile yüzleşmesine sebep oldu. "Bu kadar çabuk kaynaşırsan bulaşıkları da gayet yıkarsın." dersini vermeden yollamadık arkadaşı.

Bu fotoğraf benim gözümde gereksiz lüksün ve keyifin simgesi... Çikolata değil, çikolata şelalesi... Vodka değil, deri kılıflı zımbalı Absolut rock edition... Bu sahnenin revize edilmiş halinin fotoğrafı bende olmadığından koyamadım. Ama zor değil, her körpe beyin, zihninde o masanın üzerine kallavi bi meyve tabağı ve bonibon kasesi yerleştirebilir diye düşünüyorum. Teşekkürler.

*Bi de; kırgınlık olsun istemem. puanlama yok. alınganlıklar falan oluyor. olmamalı.
**Bi de; evet şelalenin en üst katı ters duruyor, anca sabah farkettik. neyse.
***Ha şarkı; why does it always rain on me - travis , bu sefer o da zihinden :)
****Ya; Kibarım 15. şubesini açmış. yeni öğrendim. ama sözümü geri almayacağım. bu başarı denilen şey neyle orantılı anlayamıyorum. market için tasarımla olmadığı kesin.

27 Aralık 2009 Pazar

psd kravat

Az önce kravat görseli ararken karşılaştım bununla. Sudokulu falan görmüştüm de, bu tool bar baya iyimiş.

***O değil de, o mouse hand'i ataça bağlıymış da ilerletiyomuşsun tool bar üstünde. Bunu da yeni farkettik.

22 Aralık 2009 Salı

5 dakkada değişir bütün işler.

Hep filmlerde görürüz. Annesi kızı kapıda geç kalma pahasına tutar ama kız bu bahaneyle yolda hayatının aşkıyla karşılaşır. Annesine maruz kalmasaydı, asla o cocukla aynı otobuse binemezdi.

Taksi bütün kırmızılarda durmasaydı Natalie o gün 11 Eylül olayında can vericekti. (tabi ki salladım)

Bu tarz olayları her duyduğumda; "Ohooo böyle düşünürsek kafayı yeriz, bunlar sürekli olan şeyler, kaderin falan çok üstünde durulmamalı ya" diye sitem ederdim. Ta ki bugün başıma gelene kadar...

Annemin attığı "Bekle bi yarım saat, geçerken alırım eve beraber çıkarız" mesajını unutmayıp okulda bekleseydim taksideki o tipinden hoşlanmadığım kadınla hiç karşılaşmıycaktım. Hadi mesajı unuttum, bugüne sıkışmış gibi, öğrenci kimlik kartımı yeniletmek için öğrenci işlerine gitmeseydim her türlü o taksiden önce evde olurdum. Hadi kartın son günüymüş, taksi durağındaki o gereksiz karmaşa yaşanmasaydı, ya da o 169 son sürat gelmeseydi, arkasındaki konvoyu araya sokmasaydı, bize yol verseydi ben gene her türlü o içinde garip kadın olan taksiden önce evdeydim. Hiç karşılaşmıycaktık. Zaten yanlış yere çıkmış. C blok bir alt yokuş.

19 Aralık 2009 Cumartesi

bunu sana aldım.

-yazıyı destekleyen görsel-modelleme hatta-

Yeni yıl yaklaşıyor, indirimler de başlamış, e malum yılbaşı hediyeleri alınıcak.

Hediyeler verip insanları sevindirmeyi, o ifadeleri görmeyi çok seviyorum ama nedense hediye aldığım zaman aynı sevinci yaşayamıyorum. Beğendiğimi belli edemicekmişim, karşımda ki yanlış anlıycakmış endişesiyle saçmalamaya başlıyorum. O yuzden, bir başkasına hediye vermek, hediye almaktan çok daha fazla mutlu ediyor beni.

Halbuki hediyeyi beğenmemek diye bir şey olamaz yani sonuçta havadan, hiç yoktan gelen bir şey, illa ki sevinirsin. Biri sana durduk yere hediye paketine sarılmış 1,5 litrelik su verse, açınca, onu görünce sevinirsin, tamam hadi sevinmiceksen de en azından o hayal kırıklığına gelene kadar heyecanlanırsın. Bence hediyenin amacı da o zaten. Hediye dediğin, senin aklına almak gelmiycek bir şey olmalı. Benim gidip de alabilcegim bir kazağın bana hediye olarak gelmesinin çok ta bir heyecanı yok. Ben de gider alırdım. İlla kazak alıcaksan, yani işe yaramasını istediğin bir şey alıcaksan git benim aklıma gelmeyen, almayacağım bir kazağı al. Ki asla hediyede kıyafetten yana değilim. (Ya yanlış anlaşılmasın bugune kadar doğumgunlerimde kazak hediye eden arkadaslarım oldu evet, tabi ki de begendim, burda anlatmak istedigim nokta başka :))

Emrah'ın Seren Serengile kendi elleriyle yaptığı bilekliği hediye etmesi unutulmaz bir sahnedir mesela. Kendi yarattığın bir şeyi hediye etmek tabi ki çok özeldir, anlamlıdır ama işte onun için de en az Emrah kadar yetenekli olmak lazım. Emrah kadar olamasam da bazen hayal gücümü ve varolan teknolojiyi kullanarak güzel jestler yapabiliyorum ama onun da bazı handikapları var. Bir sonraki hediyede daha iyi olman lazım. Mesela Emrah ertesi yıl parayı bulup Seren Serengil'e güzel bir kazak satın alsaydı eminim Seren bozulurdu. Çıta yükseldi bi kere, el emeğiyle devam etmek zorundasın. Burda strateji devreye giriyo. Hiç bi zaman yapabildiğinin en iyisini yapmıycaksın ki beklentilere karşılık verebilesin.

Bi sonuca varmam gerekiyorsa eğer, ki gerekmez; hediyenin fiyatı ve işlevi çok da önemli değil, o an için sana ne hissettirdiği önemli. Bi klişe var ya hepimizin sığındığı; "Düşünmen yeter", gerçekten de öyle. Kim ne derse desin. Yeni yıl geliyor, lütfen hediyelerimize burun kıvırmayalım, alınmaya da bilirdi.

*bi de; yeni yıl gecesi olayını bir türlü sevemiyorum. son 3 yıldır çaba içersindeyim, evimde oturmuyorum. ama hala. ne biliyim. çok mu gerekli?

twit

Geçen gün seminer dersinde sunum yapmak için Sertan Özbudun (Bun design'ın kafası) geldi. Çok samimi rahat bi sunumdu hakikaten, zar zor girmeme ragmen ben bile sıkılmadım, hatta biraz daha abartırsam, "zamanın nasıl geçtiğini anlayamadım" bile diyebilirim.

Her şey iyi hoş, konu birden arkadaşlık sitelerine geldi. Sosyal ağın önemi, insanların internette ne kadar çok zaman geçirdiği, maillerini 3 dakikada kontrol ederken facebookta 50 dakika takılması gerçeği falan derken twitter da durduk. Slaytta da yazıyo "Bugün twitterda neler öğrendin?" Şöyle bi düşündüm, haftada 1 girdiğimi ve cok ta hayat kurtarmayacak günlük bilgiler aldığımı farkettim. Bi nevi gene internette kendini update etmen gibi bi şey sanki. Yeni ne olmuş ne bitmiş hangi site çıkmış, kim hastalanmış, orda hava nasıl, hangi film, kim, nasıl, hadi canım, vb.

Baktık, bizim koca sınıfta 4 kişinin twitter'ı var. 2 arkadaşım çok önce açmış bırakmış, ben anca haftada 1 giriyorum, digerine sormadım valla, kimmiş diye dönüp de bakmadım bile açıkcası (geç kalıp en öne oturmak boyun ağrılarına sebep olur).

Sonra S.Ö. kendi öğrendiklerini okudu iphonundan, nasıl kullandığını anlattı, öyleydi böyleydi derken sunum bitti. 3 saatlik sunumun çıkışında, sanki başka hiç bir şey konuşulmamış gibi herkesin twitterdan bahsetmesi kısa vadede olacakların habercisiydi (direk fal cümlesi; bu balık kısa vadede olacak malmülk alımının habercisi). O akşam 8 kişi birden takip etmeye başlamış beni twitterda. Adam bir anlattı, herkes twitter açmaya başladı. Ben de gün içinde sürekli bakıyorum artık o sunumdan sonra. Neden öyle oldu ki? Ben anlatsaydım da aynı etki olur muydu acaba? Herkes açmaya başlar mıydı? Orada Sertan Özbudun'un sıfatı mı etkiliydi yoksa anlatış şekli, ikna kabiliyeti mi? O anlatırken böyle bir etki yaratıcağının farkında mıydı?

Denemeye karar verdim. Bu hafta studyoda herhangi bir şeyi takıntı haline getirtmeye çalışıcam. Ya da en azından kullandırtmaya. Mesela googlewave. Davetiyelerim de artmış, 3-5 kişiyle de hiç bir işe yaramadığı çok açık. Bakalım etkileyebilecek miyim. Abartmıyım, sosyalleşme sitesi olmadığından googlewave'in takıntı haline gelmesi çok zor. Ama en azından davetiye istetip, ilk girdiklerinde denemek için bile olsa mailleşmelerini sağlayabilirim bence.

**bi de; blogumun herkese açık olmasına ragmen dönem arkadaslarımın okumadığını bilip (2kişihariç) arkalarından alenen plan yapmak ne kadar da keyifli.
**bi de; itiraf ediyorum, twitter açmış olmamın sebebi Natalie Portman'ın orada olabilme ihtimali idi. Ama hala bi verified profile yok adına. Neyse, kendi bilir. Aynısı Johnny Depp için de geçerli.

17 Aralık 2009 Perşembe

Suna Kıraç Kütüphanesi-Bir kütüphaneden çok daha fazlası..

Sıradan bir kütüphaneden farklı olarak kitaplarıyla değil, çalışma alanlarıyla popülaritesini kazanmıştır.

Adı üstünde gece gündüz açık olan, öğrenci merkezine 2 dakika uzaklıktaki 7/24leriyle.. (geçenlerde bilgisayar mühendisliğinde 3. sınıfta okuyan bir arkadaşımız biraz yüksek sesle "ya burası ne zaman kapanıyor" dedi de bir kahkaha tufanı oldu bu 7/24lerden birinde hiç unutmam.. o kadar meşhurdur)

ku.edu.tr yerine facebook.com.tr adresinin daha sıklıkla ziyaret edildiği toplama bilgisayarlarıyla..

Kendi öz yatağınızdan daha rahat uyuyabileceğiniz, muhtemel maliyeti konusunda milyarlık rivayetler dönen özenle serpiştirilmiş deri koltuklarıyla..

Sizi kimi zaman yumuşacık sesiyle "günaydın" diye deri koltuklardaki uykunuzdan uyandıran..
Kimi zaman, ona hırçın bir şekilde karşı geldiğinizde "pardon isminizi öğrenebilir miyim? yoo yoo şikayet etmeyeceğim, çok cesursunuz, hakkınızı aramanız çok hoşuma gitti, aileniz sizi çok iyi yetiştirmiş..sadece isminizi öğrenmek istiyorum, sizi unutmayacağım.." gibi ilginç demeçleriyle bizi şaşırtan..
Burası "uyuma yeri" değil, burası "muhabbet yeri" değil, burası "yemek yeme yeri" değil gibi uyarılarıyla kelime dağarcığı yetersizliğinden muzdarip kütüphane görevlisiyle.. (bkz. videoklibin sonunda "kütüphane kapanıyoor" diye bağıran yağız delikanlı)

Sınavdan önce asistana gitmek yerine kütüphanede tur atıp çalışmış insan arayanıyla..

Migrostan alınmış mandalin ve john's coffee sütlü nescafeleriyle çalışma masalarına mıhlanmış "çalışan ama yapamayan"larıyla...

Kütüphanenin önünde sigara içip, gelen geçenle "curve yapar mı abi.. devamsızlık şu kadar oldu abi..rapor mu alsam abi.." lerle bezeli muhabbetlere girerek, kütüphanenin yakınında geçirdiği vakitle orantılı olarak çalışmış olduğunu sananlarıyla..

Siz kitap ya da dvd ödünç alırken, sanki cennetin anahtarını ellerinize bırakıyormuş gibi gülümseyen ricky martin saçlı bir diğer kütüphane görevlisiyle.. (bkz.videoklip, melek kanatlı bay)

Xerox'ta fotokopi çekerek hayatını kazanan ama ekonomi okuduğunuzu öğrendiğinde "bırak yaa.. dünyanın başında yahudiler var.. siz neyi okuyosunuz daha.. vakit kaybı.." diye fikir beyan eden abisiyle..

Koç Üniversitesi'nin en az Suzy's (tuzlu! yemekler yiyebileceğiniz bir üniversite kafeterya-restoranı) kadar sadık bir kitleye sahip bir diğer mekanıdır.

ps. Hayır ne Henry Ford ne de Suzy şu an hayatta değildir.

ps.Henry Ford anısına yapılmış binaya girip "Pardon,Henry Ford'la görüşebilir miyim?" diyen Koç'lu kız seni hürmetle anıyorum. Sen bu üniversiteye aitsin..

Şu 4 senenin en güzel muhabbetleri kütüphane civarında edilmiştir.
En çok sigara da aynı yerlerde içilmiştir.
Ders çalışmanın sıkıntısına ancak SKL'de omuz omuza ter dökerek katlanılır.

Seni çok seviyorum kütüphanem.

işte kütüphane. evet.

Bu aralar kendimi çok başarısız hissediyorum. Tamam hiç bir zaman başarılı bi öğrenci olmadım ama sanki son sınıfa gelince işe yaramaz, hiç bir şey yapamayan, 1 saatte biticek raporu 3 güne yayan gereksiz bi insan oldum çıktım.

Başladım düşünmeye... Dedim acaba bunun, başarının, sırrı ne? Ben nerede hata yapıyorum? Ortada gercekten bir hata var mı yoksa olması gereken mi bu?

Sonra farkettim ki, ne zaman "başarılı" bi kaç arkadaşımı arasam, "kütüphanedeyim" cevabını alıyorum. Dedim olay kütüphanede mi acaba? Bunun üzerine, 4 yıldır sadece kitap almak için uğradığım kütüphaneye biyersel olarak ders çalışmaya gittim. Başarısız olan ilk denemem 15 dakika sürdü. Bunda cami manzarasının büyük payı olduğu kanaatindeyim. Dedim bana göre değilmiş yani kütüphanede çalışmak, çok sıkıcı bi kere, bi de herkes önündekine konsantre olmuş durumda.

Aslında hepimiz "kütüphane yani ne kadar eglenceli olabilir ki?" diye düşünürüz ama öyle kütüphaneler var ki sırf tanıtım videoları için jingle hazırlanmış. O kadar olsa gene iyi, hani tamam böyle arkada müziği çalar, kütüphane fotografları geçer falan sen de tanırsın ortamı ama bu insanlar, bu tanışmak, beraber çalışmak istediğim insanlar bizzat kendileri oynuyorlar tanıtım videosunda. (Hadi şuna klip diyelim, resmen klip çünkü. Moonwalk bile var.) Ve hepsi mutlu, rahat. Belli severek oynamışlar, severek çalışıyolar. Bu klibi izleyipte oraya gitmek istemeyen bir insan olduğunu sanmıyorum.



Yani şimdi ben bu videoyu izledikten sonra nasıl verimli çalışabilirim cami manzaralı bi kütüphanede? İstiyorum ki böyle ben tam konsantre olmuşken, melek kanatlı biri moonwalk yaparak gelsin, benim sırtımı sıvazlasın, "çok iyi gidiyorsun, devam et" desin, hatta "yapamadıgın olursa bana gel, burada cok kitap var illa ki çözeriz" gibi cümleler de kursun, giderken "güle güle" desin, ben de ona "hoşçakalın" diye karşılık vereyim...

Sonuç olarak başarısızlığımı okulumun kütüphanesine bağlıyorum. Oh be. Resmen kafam rahatladı, sorun bende değilmiş.

16 Aralık 2009 Çarşamba

kırık

kirildim.com

Ne de güzel olmuş, pek de güzel olmuş.

Benim de sevgilim Serdar Erener olsa, ben de her şarkıma web sitesi yaptırtsam. Şarkım yok ama yazardım yani dert değil.

Tabi ki de eksik kalmadım, neye kırıldığımı yazdım, yolladım küçük notumu diğer yuvarlakların arasına. Şimdi de bulamıyorum, o n'olcak?

8 Aralık 2009 Salı

naber tatlım(!)

Sevgili İstanbul,

Seninle açık konuşucam, uzatmıycam. Benden hoşlanmadığını biliyorum, ben de sana bayılmıyorum zaten gerizekalı. Sana karşı olan iyi geçinme çabalarımı çok önce bıraktım. Yani artık istesen de yüz göz olmam shitface.

Bak bu hafta geliyorum, ama sana değil. Buradan dostlarımla beraber oradaki eş dostla vakit geçirmek için geliyoruz, hiç üzerine alınma, umrumda değilsin. Her yer insanlarla güzel derler ya hakikaten de öyle. Zaten gene soğumuşsun, ziyaretimi mi duydun nedir. Gerçi hakkını yemiyim Aralık ayındayız olması gereken o, senin de doğaya karşı bi misyonun var sonuçta. Ayrıca domuzgribine yakalanmam için toplu yerlerde bulundurup çeşitli katakulliler yaratıcağını da biliyorum ama yemezler. Geldiğim gibi giderim arkama da bakmam.

Öyle yani, umrunda olmasam da sana borçlu olduğum açıklamayı yapmak istedim. Bir gün farkedip üzülüceksin, bana ihtiyacın olduğunu anlıycaksın ama benim de sana ihtiyacım olsa dahi inadına seni reddedicem. Gerçi büyük konuşmıyım, belki de gün gelir buzlar erir. Buz dediğin nedir ki zaten.

Kendine iyi bak. Dostlarıma iyi bak.

Saygılarımla,

Cansu.

*bi de ; şu canını sıktığın orta yaşlıları buralara yollamaktan vazgeç, kazık çakıyolar, kalabalıklaşmaya başladık. Bi ricam da yeni bir tatil beldesi yaratman yönünde. Lütfen. Öptüm.

5 Aralık 2009 Cumartesi

sevgi saygı

Taksiciler konuşmayı severler ya hani. Bi de hepsi kendince insan sarrafıdır, her gün bir sürü değişik insanla karşılaşırlar, sohbet ederler. Ben bu sohbeti her zaman minimumda tutmaya çalışıyorum, ne yapayım, konuşamıyorum, konuştuğumda da yalan söylüyorum anlamadığım bir şekilde. Genellikle taksiye binmemle inmem arasında ki sürede geçen tek iletişimim: "Merhaba, iyi günler, Balçovaya gidicektim ben. / Buyrun, teşekkür ederim, hayırlı işler." Bence gayet makul.

Ama bazılarımız var ki artık utanmasa taksicinin numarasını alıcak inmeden. O derece bi samimiyet o derece bi ahbablık söz konusu. Bahsettiğim kişi Efecan Çakmakçı. Evet. Kısaltarak E.Ç. yazmıyorum ki olurda belki bir yerlerde karşılaşırsanız, tanışırsanız bu yazıyı hatırlayın.

Bi keresinde, yol yerine sürekli gökyüzüne bakan tehlikeli taksicinin "Ben lotomu bulutlardan oynarım, bak abicim görüyo musun 3'ü orda! Bak bak! Bulutlar bana rakamları gösterir ben de not alırım." gibi saçma bir cümlesine, "Doğru söylüyosunuz. Tabi. Çok şükür. Böyle tabi nerden görünceği belli olmaz, gök yüzü olur, bulutlar olur. Tabi. Kazanıyo musunuz bari?" cevabını vererek o bitmeyecek olan muhabbet kapısını aralamadan, tamamen açtı, kapanmamacasına... Şans oyunlarına haftada ne kadar harcadığından, kuponları çorabında sakladığına kadar her şeyi öğrendik. Sonra noldu, "Hayırlı işler! Sevgiler! Saygılar!" diyerek indi Efecan arabadan. Ben devam ettim...

Dün gece de yağmurlu havada taksiciliğin zorluklarını tartıştılar Efecan, A.T. ve blazer ceketli taksici abimiz. Tekerlerleklerin yol tutuşu falan derken bi an kendimi ani frenlerin ortasında buldum. Neymiş, taksici abimiz yağmurlu havada yapılması gerekenleri, nasıl frene basılcağını gösteriyor. Efecan bu sefer yalnız değildi. A.T. "Nerde o eski taksiciler! Efendim şimdikiler öyle değil, bacıya sarkan mı ararsın, küfredeni mi ararsın." diyerek Efecan'a ve taksici abimize yeni tartışma konuları açıp duruyordu. Her zaman ki gibi ilk Efecan indi. Hayırlı akşamlar diledi, taksici abimizle tokalaştı ve indi. Daha sonra A.T. ve B.E. indiler. Ben devam ettim...

Son durakta oturmanın verdiği sorumluluk çok büyük. Hem paraları toplamam hem de başlatılan muhabbeti devam ettirmem, doğru zamanda da bitirmem gerekiyor. Paraları toplamak neyse de, muhabbet kısmında hiç bir zaman taksici abilerimize ayak uyduramıyorum, o da yetmiyormuş gibi bir de İzmir'in en dik yokuşlu, virajlı dağına kadar çıkartıyorum onları.

Biliyorum hiç bir zaman sizlere layık bi müşteri olamadım. Neyse ki Efecan gibiler var.

3 Aralık 2009 Perşembe

un poco de espanol

"Hayat dediğin soldan sağa 5 şişe, gerisi palavra" başlıklı bir mail aldım teyzemden. Altında da bu resim.
Çok şükür 7 dönemdir aldığım ispanyolca "la vida en cinco botellas" cümlesini anlamama yaradı. Başlığa gerek yokmuş.
Gerisi palavra!

(biliyorum ingilizce bilen biri de bu cümlenin ne olduğunu anlar, ama olsun, gene de bi şey. okurken teleffuz falan.)

evcil hayvan faciası

Çok sevdiğimiz evcil hayvan Nataşa bugün talihsiz bir biçimde pencereden düşmüş... Evet, pencereden düşmek... Nasıl bir eylem acaba, keşke kamera kayıtları olsaydı da izleseydik. Bazıları görülmeyen varlıklardan kaçtığını, bazılarıysa 4 aylık yaşamından sıkılıp bilinçli bir şekilde atladığını yani düştüğünü düşünüyor. Neyse ki 4 kat Nataşa'ya koymadı. Adele kasılması sebebiyle hafif sekse de hala bizimle Nataşa. Demek ki daha yapacakları bitmemiş, zamanı dolmamış. Teşekkürler Nataşa.

2 Aralık 2009 Çarşamba

teknik yazı okumayı sevmem.

Bugün de o günlerden biriymiş...

Hiç planlamadan, aklımda bile yokken odamdaki "gereksiz eşyalar dolabı"nın önünde buldum kendimi. Açtım, gizli bi iş yapıyomuş gibi etrafı kolaçan ederek en aşağdaki gereksiz anahtarlık koleksiyonunun arkasına gizlenmiş olan orta boy metal kutuyu çıkarttım. Baktım bi şeyler anlatmaya çalışıyo sanki. "Açmaaaa, açma dostum açmaaaa. Ergenliiiiiik. Git ödevini yaaaap, vakit kaybediceksin hatırlama bunlarııııı. Büyüdün seeen, zeka yaşın da ilerlediiii, gerçekteeeen, açmaaaaa." Aldırmadım. Açtım tozlu kapağını. Hakikaten de tozluydu, ya zaten o kutuların olayı o, tozlu olmak zorunda, yoksa olmaz. Bakıyorum tozlu değilse henüz üstü açmıyorum mesela daha vakti var diyorum bırakıyorum.

İçindekiler; 1 adet kapağı simli güllü, kilitli, kokulu şiir defteri, 1 adet günlük, 1 adet ingilizce defteri (ne alakaysa), 1 adet üzerine notlar tutulmuş anonim kağıt parçalarının olduğu poşet dosya. Genelde mektuplar da olur bence ama benim pek yok. Demek ki pek iletişim halinde değilmişim. 2 tane var bende onlarda hakikaten başka şehirde yaşayan arkadaşlarımdan gelmiş. Yani yan sıramda oturanlarla falan öyle bi olayım olmamış. Çok şükür. En azından bunu yapmamışım. Belki de yaptım ama cevap alamadım, sonuçta bende yok, başkalarında olabilir. Haha.

Her şey kurallara uygun... Defteri bi açıyorum uyarı çıkıyor; "Bu defteri ... okusun sadece. Lütfen. Fikirlerime saygı duyun." Düşünüyorum hangi gençlik filminden gördüm acaba bunu diye ama bulamıyorum daha. Rastgele açtım bi kaç sayfa okudum. O nasıl ağır bi yazı, nasıl ağdalı bi dil, nasıl bi edebiyat ya rabbim. Şimdi olsa kuramam o cümleleri ben. Yıllar geçtikçe bazı şeylerin daha karmaşıklaşması gerekir diye düşünüyodum ama hiç öyle olmuyomuş. Gittikçe basitleşiyorum, kolaylaşıyorum, her şeyi kabul ediyorum, teslim oluyorum gibi geliyo. Belki de yavaş yavaş anlaşılmak istiyoruzdur artık. Uğraşıcak başka şeyler bulup kendimizden birazcık vazgeçiyoruzdur. Kurcalamıyoruzdur. Ya da kurcalamayalım diye uğraşıcak başka şeyler yaratıyoruzdur. Bilmiyorum. Artık çok ta umrumda değil hani.

Neyse, okundu yazılar, toplandı, kutu kapatıldı, tozu alındı. İyice alındı hem de. Uzuun bi süre tozlanmasın açılmasın. Bari dedim şimdi biraz para koyayım içine, ilerde açınca bi işe yarasın, bi sevinç katsın, nasılsa unuturum orda onu. Böyle böyle sevimlileşebilir bu kutular. Gerçekten.

30 Kasım 2009 Pazartesi

çok şükür

Bir kurban bayramını daha cebimiz dolu atlatmış bulunuyoruz çok şükür. Ben hala yağmur yağmasını bekliyorum bu akşam, lütfen ama o kanlar nasıl temizlenicek kesinlikle yağmur yağmalı lütfen doğa ana dinimize sırtını dönme böyle, korkutuyosun ritüelleri bozarak. Belki de 2012'nin bi ayağıdır bu kim bilir..

Neyse, bu sene ki bayram gezmelerimize 2 konu hakimdi. Domuz gribi ve Twilight. Hadi domuz gribini anladım, herkesin, özellikle aşı olma konusunda, fikir beyan edebilcegi bi gündem ama Twilight? Evli ve çocuklu kuzenlerimin bana ilk olarak "Twilight'a gittin mi? Edward nasıl ama? Kaç yaşındaymış o? Sen Edwardçı mısın Jacobçu mu(!)?" sorularıyla gelmelerini hiç beklemiyodum açıkcası. Ne biliyim, okulum nasıl gidiyo, bitiyo mu bu yıl, seneye napıcam, sevgilim var mı falan bunlar daha beklenen şeyler, tabi o konulara da deyinildi ama Twilight'dan sonra. Çok ciddiyim gezdiğim 3 farklı evde konuştuk bu konuyu. Sonra bilgi sahibi olmam gerektiğini hissettim ve eve gelir gelmez imdb'den başrollerin doğum tarihlerini, boylarını, daha önce oynadıkları filmleri falan araştırdım. Nasılsa seneye 3.sü girince de olcak bu muhabbetler, ben hazırlığı mı yapayım da.

Eller havayasız bayram geçmez mantığıyla ilk gece abimin peşine takılıp canlı müzikte arabesk ve türkçe pop'un büyüsüne kaptırdım kendimi. Ertesi sabah "doymadım doyamadım sevmelere seni ben" diye uyanınca kendime geldim ve ani bi U dönüşüyle rotamı kıbrış şehitleri caddesine çevirdim. O nasıl bir hataymış... Neyse ki adımbaşı özsüt var da tatlıyla tatmin oluyoruz. Ben hayatımda İzmir'i hiç öyle kalabalık görmedim. 10lu 15li erkek gruplarının barlara girme çabası takdire şayandı. Bi de ev gezmesi var ama şuan puanlandırmak çok zor geliyor. 2 günde güzel bi kültür çatışması yaşadım yani.

Bu arada seneye kurban bayramı 10(on) gün tatil. Şimdiden uçak bileti falan mı baksak. 10 gün İzmir'de geçmez. Değenlendirmek gerek.

**Bi de hani domuz gribi tehlikesinden öpüşmücektik? Herkes elini öptürttü bana, yanaktan da öpüldü. Muhabbete gelince "Aman uzak duralım", bayramlarda "Öp bakalım". Hayır yağmur da yağmadı, Allah bayramlarda korur gibi bi mantık varsa bu yıl es geçildik yani ona göre dikkat edelim.

25 Kasım 2009 Çarşamba

nine eleven


Porsche 911 History Commercial - More amazing videos are a click away


Arabanın A'sından anlamam. Hani yanından bi tane geçer "şöyle motoru var böyle iyi gider of be ne makina" derler ya hiç onlardan olmadım, markalarını modellerini bile bilmem, en fazla "aa bu güzelmiş" diyebilirim. Ehliyeti aldık ama karburotor, buji falan duysam duymamazlıktan gelirim çoğumuz gibi. Küçük arabalardan da hoşlanmıyorum mesela, tek kapılılar da bencillikmiş gibi geliyor, hani illa arabam olcaksa büyük olsun herkes binsin işe yarasın mantığı.

Ama tek bi zaafım var. Porsche 911, Carrera dedin mi göz bebeklerimin büyüdüğünü falan hissediyorum. Sanki o benim için bi araba değil de ölmeden elde etmek zorunda olduğum bi objeymiş gibi. İşte tasarım gerçekten başarılıysa bütün kafasını değiştirebiliyo insanın. Onu gördükten sonra "Getirsin götürsün yeter" diyemiyosun artık. Zevk, ihtiyaç karşılamanın önüne geçmeye başlıyo "Madem böyle bi şey var olcaksa bu olsun, aman isterse arkadakiler rahatsız olsun" diye düşündürtüyo insana.
Ferdinand Porsche (Volkswagen Beetle'ın tasarımcısı, zaten epeyce belli oluyo benzerlikleri) tarafından tasarlanan ve üretilen, Porsche'yi Porsche yapan bu araba 1963'ten beri yeni teknolojilerle bi sürü model çıkartmış ama genel hatlarından tasarımından konseptinden hiç bir şey kaybetmemiş. Bi tek turboları ve o bi ara futbolcularda çok gördüğümüz 996 modelini (videodaki) haz etmiyorum farlarının mutasyonundan dolayı ama neyse ki yeni modelinde onu da eskiye döndürmüşler -bi nevi-.

Bazıları oturan bi kurbağaya benzetiyo yandan ve arkadan, bazıları arkadan kadın kalçasına benzetiyo, tam olarak neye benziyo bilmiyorum ama yandan bakınca o net hatları, çıkık damla şeklindeki farları, akıllara kazınan tasarımı hemen diğer arabalardan sıyırıyo 911'i.

Bazen şu reklamdaki çocuk gibi hissediyorum kendimi. Zaten son modelinden istemem ki, şöyle 964 ya da 993 yani 90lı yıllardan kalma bi tanesinde benim gönlüm.

** Bi de geçen yıl seminerde öğrenmiştim; aslında 901 olucakmış modelin adı ama Peugeot ortası 0 olan tün 3 basamaklı rakamlara sahip olduğundan 911'e çevirmişler.
** Bi de Porsche'de çalışan herkesin Porsche kullandığı efsanesi var, yöneticisinden üretim bandında çalışanına kadar. Ne kadarı doğruydu hatırlamıyorum.
** Bi de A serisi Mercedes için nasıl başarısızlıksa Cayenne de benim gözümde öyledir. Görünce Porsche değilmiş gibi davranıyorum. Hayır kime neye trip atıyorum bilmiyorum ama öyle bi tavrım var istemeden. Yerden çok yükselmemelilerdi sanki.

24 Kasım 2009 Salı

%100 öğrenci

10 Kasım defilesinden hiç bahsetmediğimi hatırladım ve bunun sebebi yeterince haz almamış olmam diye düşünüyorum. Geçen gün defileye dair fotoğrafları alınca aklıma geldi. Gerçi daha yarısını, hazırlık kısmını alabildim ama olsun. Defileden kareleri alınca onları da koyarım, kıyafetler süpriz olsun. Gene de çok şey öğrendim; mesela çift taraflı bant her koşulda hayat kurtarır, bi şeyi uyduramıyorsan iptal et gitsin vakit kaybetme, ışık en önemli tesisattır ama en önemli yani hayati falan (ben ilgilendim diye demiyorum), müzikleri doğru düzgün ayarlayamadıysan yapmasaydın, defileye 3 dakika kala podyum tinerle silinmemeli aksi takdirde konukların kafası güzel olabilir, okuldan hiç bir şey bekleme tabi ki de destek olmucaklar, wine&cheese diye bi şey yoktur yetişilemeyen kokteyl vardır... Memnuniyetsizliğim ben ve grup arkadaşlarımın yeterince konuya karışamamış olmasından kaynaklanıyor sanırım. Ona rağmen (bu biraz ukala oldu) ufak tefek aksilikleri de saymazsak güzel geçti, en azından aldığımız yorumlarda bu yöndeydi. Podyum fotoğraflarını da alabilirim inşallah.

23 Kasım 2009 Pazartesi

dostluk gerektiğinde blog'unu paylaşmayı gerektirir.

Böyle gişe rekorları kıran bir filmin (dark night’ı bile geride bırakmış ilk hafta hasılatında..) bu kadar hayal kırıklığı yaratabilir olması sadece bilinçli bir strateji olabilir diye düşünüyorum. Ya bu yönetmen bozuntusuna (çok lazımdı yönetmen değiştirmeleri) dediler ki çok komplike olmasın bu film, en düşük zekalı ergen bile anlasın zevk alsın, ya da kitaptan uyarlama yapmak hakkaten her yiğidin harcı değil. Çünkü bir bilenin dediğine göre kitapları inanılmazmış, bir bilen günlerce odasından çıkmadan, su içmeyi unuta unuta okumuş hepsini. 2. Kitapta da kurtları anlatıyomuş çok, o yüzden Edward’ı anca yerden yere, duvardan duvara atılırken birkaç dakika görebildik bu filmde herhalde. Hayır ırkçılık yapmak istemiyorum ama o Amerikan yerlisi kılıklı, son mohikan ergen çocuğa tüm kaslarına rağmen zor katlandım. Ne Bella’nın o ritmi bozuk nefes alışverişleri, ne meryem ana heykeli gibi orasından burasından sürekli kan gelmesi, benim en çok kafama taktığım, nasıl etkiliyor bu film insanı böyle? Hangi yumuşak karnından vuruyor da en aklı başında bildiğin insan bile ortaokulda duvarına poster asan, sticker toplayan kız kafasına inip bir sonraki filmi bekliyor? Bu soruları cevapsız bırakarak, son bir şey belirtmek istiyorum, Jasper’ın gölgede kalmış bir yetenek olduğunu düşünüyorum. Bir de kendine has bir çekiciliği var. Ve de ilk filmin soundtrack albümünde blue foundation: eyes on fire.. Cansu blogunu paylaştığın için çok teşekkür ediyorum. İyi geldi valla.

22 Kasım 2009 Pazar

kurtlar da ağlar


Ve işte beklenen film; Twilight: New Moon sinemalara geldi... Tabi ki de bu furyayı kaçıramazdım. Bugün hemen canımızı dişimize takıp en son seansına yer bulabildik çok şükür.

Ama olmuş mu? Hedef kitle iyice ergenlere doğru kaymış resmen. Bi tarafta bu sefer pek fazla göremediğimiz soluk benizli, yer yer parlak, cool, çekici vampirler, öbür tarafta çıplaklık temalı her an jogging yapan amino-kurtadamlar, ortada da ne zaman güzel ne zaman itici olcağı kestirilemeyen, obsesif, her bulduğuna yapışan, gelgitleri olan bi kızcağaz.

O kadar çok "i would, if i could..." cümleleri kuruldu ki (özellikle ilk yarı) bi an kendimizi Türk filminde sandık, hele o gereksiz amino-kurtadam'a maruz kalmış "bergen" anektodu iyice tuzu biberi oldu. Sonra bi de Bella'nın depresyonu, atakları derken iyice ruhumuz emildi. Zaten var ya inadına vampir yapmıcaksın o kızı. Sürünsün ağlaşsın dursun. Belli çünkü o bi vampir olsa herkesi satıcak aç gözlü doyumsuz. Filmin sonu desen ayrı bi hüsran... Bilmiyorum çok doluyum. İlk filmde vampirler iyidi ya, müzikler falan da daha iyidi, kurtlarla sanki pek olmamış.

Gerçi ben kitaplarını okumadım. Belki kötü bi uyarlamadır, belki kitapta sayfalarca six packs anlatmıyodur. Belki de hikaye böyle hakkaten... Nolursa olsun 3.sünü de izliycez artık. Şimdi bunu izledik canımız vampir filmi çekti ya, gene varsa yoksa Vampirlerle Görüşme ve Queen of the Damned'e dönücez kesin.

19 Kasım 2009 Perşembe

küçük iş

İlerde bi fabrika açalım diyorum, bi kaç arkadaş. Böyle bi 10 yıl sonra fakulteden bi kaç arkadaş "hadi gelin kenara attığımız bi kaç kuruşu(!) birleştirelim bir şirket kuralım, tasarlayalım, üretelim, pazarlayalım" mantığıyla hayvan gibi fabrika açalım istiyorum. Hani içi boş olunca at koşturabilecek kadar büyük olanlardan. Ofisler deniz manzaralı olsun mesela... İş çıkışı denize karşı şampanyalarımızı duyumlar eski fakülte günlerinden bahsederiz. Doğumgünü pastalarımızı cnc'de keseriz falan. Ama ondan önce 10 yıl yurtdışı. Bilemedin 7. Vizyon tabi vizyon, yurtdışı şart. Orda biraz yiceksin yani. Harcamadan olmaz. Manzara da şart. Manzarasız da olmaz. Zaten ben manzaraya çok alıştım. Şehir hep ayaklarımın altında olsun isterim. Bi yerde havaifişek patladımı kafamı yukarı kaldırmak zorunda kalmıyım, direk göz hizam da patlasınlar.
Neyse işte. Bi kaç kuruş birleştirdik mi tamamdır.

17 Kasım 2009 Salı

Misafir Süreyya

Süreyya Ayhan federasyondan atılmış. O ve tutunamayan antrenör eşi aldığı 4 yıllık cezaya indirim talebinde bulununca kurul ömür boyu mene çevirmiş.
Bunlar hep 2003 yılında 2. olduğu zaman "regldim" dediği için oluyor biliyorum mimlendi bi kere. O zaman da dünya çalkalanmıştı Süreyya'nın düzensiz reglsi ile. Her ne kadar üstüne gidilse de Süreyya Ayhan o şartlar altında koştuğu için benim kahramanım olmuştur.
Uzun zamandır pistlerde göremiyorduk daha da göremiycez sanırım ama umarım reglisi düzene girmiştir. Gerçi dopinglerden sonra zor toparlanır heralde.

**Bi de Elvan Abeylegesse var. Onun ki düzenliymiş. Hiç aksi bi haber çıkmadı.
**Süreyya.

15 Kasım 2009 Pazar

fotosel 1-0 insanoğlu

İnsanoğlunun fotoselle olan mücadelesi ne zaman sonra ericek çok merak ediyorum. Artık kendimizi en rahat hissettiğimiz tuvalette bile huzur bulamaz hale geldik. Tek sebebi ise tasarruf ve hijyen açısından tercih edilen lanet olası fotoseller.

Herhangi bi alışveriş merkezinin tuvaletine sadece belden yukarısını çekicek şekilde kamera yerleştirip, ihtiyaç giderir haldeyken sürekli sönen fotoselli ışıkları tekrar yakmaya çalışan insanların çabalarını gözlemlemek istiyorum. Muhtemelen en yaygın olanı öne dogru eğilmek, hala yanmadıysa el kol sallamaya başlamaktır. Gerçi klozetten yükseleni bile duydum.

Aslında bu savaş lavaboyu terk edene kadar da etap etap devam ediyor. Sıvı sabunlu eli embesilce musluğun altında gezdirmeler, o sırada da "bi tek benim ki mi olmuyo, beceremiyo muyum" paniği ile etraf musluklara bakmalar... Bu panik yetmezmiş gibi 7saniyede1 duran el kurutmayla yaşanan gürültü kirliliği... Ha zaten onlar kalktı artık, gene fotoselli olan kağıt havluluklar var hep, onlara da bi el sallıyosun olmuyo yaklaştırıp uzaklaştırıyosun falan gene bi hareketler yapıyosun peçete geliyo. Elini kuruluyosun, peçeteyi atıyosun (fotoselli çöp kovası da gördüm ama neyse ki çok yaygın değil), içerde bulunduğun o 7 dakikada ne kadar da saçmaladığını fark etmeden çıkıyosun gidiyosun.

"Fotosel teknolojisi taharet'e de girdi" başlıklı bi haber okudum. Artık taharet musluğuna dokunmayacakmışız. Bırakın dokunalım ya en azından nasıl hareket edeceğimizi biliyoruz. Bi tuvaletimi yapıcam diye salak gibi oraya buraya el kol sallamaktansa herkesin ellediği muslukları kullanmayı tercih ederim. Zaten kapı kollarını her türlü tutuyoruz.

13 Kasım 2009 Cuma

kokteyl karmaşası

Üniversite hayatım boyunca en sevdiğim aktivitelerden biri de konferansların kokteyllerine yamanmaktır. Özellikle katılmadığımız konferansların kokteyllerine yancı olmak çok ciddi stratejiler gerektirir.

Zamanlama çok önemli. Standların yerleştirilmeye başlandığı görüldüğü an alandan uzaklaşılmalı, konferans bitene kadar ortalarda dolaşılmamalıdır. İkramları düzenleyen çalışanların ve başlarında duran catering sahibinin dikkatini çekmek istemeyiz.

Konferans bittiğinde ise çaktırmadan kalabalığa karışarak uygun standı seçmek işin en can alıcı kısmıdır. En büyük yanlış; "Ben yancıyım, çaktırmamalıyım" psikolojisi ile en ücra köşedeki standa sığınmaktır. Bu hataya düşenlerin kaderi kokteyl boyunca aynı yerde hapis kalmak, yeni alanlara açılamamaktır. Köşeye kaçmanın aksine en ortanın kenar kısımları tercih edilmelidir. Böylece ikramlar yetmediğinde çevre standlara açılabiliriz.

Bazıları konum sıkıntısını halledince her şey bitti sanar. Oysaki daha yeni başlıyor... Kokteyllerde insanı en ele veren konu duruş ve tavırdır. Bu level'ı atlamanın en iyi yolu ise 2 kişiden fazla katılmaktır. Tek başına gelen yancılar topluluğun arasından sadece tek omuz ve kol sokarak kendilerini hemen belli ederler ve hiç bir standda 7 dakikadan fazla barınamazlar. Anlaşmalı olarak 4 kişi gidildiğinde her zaman arada gidip gelecek olan +1 yabancıya yer bırakılır ve makul bir ses tonuyla konusu geçen konferans hakkında atıp tutulur. Ara sıra elde kadehle yapılan sağa sola salınım hareketi, o konferanstan ve kokteylden ne kadar haz alındığına delalet eder.

Son olarak, ne kadar çok beğenilirse beğenilsin tabaklarda hiç bir ikram sıfırlanmamalı, her zaman artıklar bırakılmalıdır. Çünkü; kokteyl konferansın bir parçasıdır, konferans kokteylin değil. Tabi tok gözlü görünmek için doymadan da ayrılınmamalıdır. En yakındaki standı göze kestirip daha önce öğrendiğimiz ufak salınım hareketleriyle yeni ikramlara yanaşılmalıdır.

Karınlar doyduktan sonra ise; ayrılmadan önce, yürür vaziyette iken tanıdık hocalara selam verip uzaklaştıkça anlaşılmayan cümleler* kurulmalı hiç bir şey olmamış gibi hayata devam edilmelidir.


*uzaklaştıkça anlaşılmayan cümleler: Yürürken karşıdan gelenle hiç durmadan hatta dinlemeden sohbet etme çabası. Örn: "Selam, naber, ben de iyiyim, nasıl gidiy-"

**ha bi de; A.T. ne kadar da iyi bi insan. Gerçekten. Amma da iyi bi insan ya. Bahsetmeden geçemiyorum.

12 Kasım 2009 Perşembe

.psd .ai

Bazen yeni bi photoshop veya illustrator sayfası açıp saatlerce boş boş bakabiliyorum. Bazen de sabaha kadar kurcalayıp güzel bir şeyler çıkartabiliyorum. Boş boş bakıyosam eğer, belli ki gerçekten yapmam gereken bir şeyler var, sonucunda not alcağım şeyler. Sabaha kadar uğraşıyosam da, belli ki ya kendi zevkim için, ya birilerine yardım etmek için, ya da karşılığında para alcağım içindir. Ama işin içine hoca, okul, not girdi mi bu güzel(!) el o mouse'a gitmiyo. Gitse de o programlarla olan tek ilişkisi "simge durumuna küçült"den ibaret. Tabi ki de kapatmıyorum. Aşağıda dursun, en azından açık.

Yaklaşık bir aydır boş bakıyorum. Yumurtanın kapıya dayancağı günü bekliyor olabilirim. Hoş değil.

11 Kasım 2009 Çarşamba

Reyha

İzmirliler için Reyhan Pastanesi'nin yeri çok ayrıdır. Küçükken ebeveynlerle gidilir, bünyeler o enfes bol malzemeli tatlılara alıştırılır. Ergenlik döneminde çaktırmadan gidilir (yaş ortalaması yüksek olduğu için, teenagelere çok piyasa fırsatı vermez). Büyüyünce ise (büyüklük göreceli tabi) göğsünü gere gere, yol boyu hayalinde o pastaları, dondurmaları canlandırarak hevesle gidilir. Her türlü gidilir yani.

Geçen gün ben ve G.K. sükse vişne hayali ile iki ders arası kaçıverdik Reyan'a. Aslında Agora AVM'ye açılmasından çok hoşlanmadığıma karar verdim. Bu kadar kolay ulaşılmamalıydı. "2 ders arası Reyan'a gitmek" falan bunlar uzak şeylerdi... Bu arada benim gözümde Agoranın müşteri profili hala A+ falan değil. İstediği kadar marka getirsin, isterse Porsche galerisi falan açılsın, benim için Agora hala 2 yıl önceki Agora. Neyse benim derdim Agorayla değil zaten...

Oturduk Reyhan'a. Sohbet ediyoruz, bi yandan da kafamda tilkiler dolaşıyo "polovak(dondurmalı profitrol,ılık çikolata sos ve yer yer kremşanti eşliğinde) mı sükse mi? sükse niyetiyle geldim ama polovak ta boru değil yani. şimdi vişne baymasın. polovak ta ağır gelir ya. en iyisi G.K. polovak söylesin ben sükse, ortada buluşuruz". Tabi ki de G.K. bunu kabul etmedi, canı cheesecake çekiyomuş. Gerçi sonra pişman oldu (Herkesin iyi olduğu bi konu var, güvenmeyi öğrenmek gerek).

Tam sipariş vericez, kafalarımız netleşmiş, yandaki boş masaya 70-75 yaşlarında bir amca ve hafif değişik, tontiş (tontiş çok uymadı aslında) oğlu yöneldi. Amcanın bilinçsizce geldiği çok belliydi. Oranın Reyhan olduğunu bile bilmiyor olabilir. Nereye oturursa otursun telefonu çaldığı zaman "Agoradayım!" diceği kesin. Amcamın yönelmesiyle papyonlu akbabaların başına üşüşmesi bir oldu. Yönetici sıfatlı kel de uzaktan durumu takip ediyo. Papyon takmıyo olabilirsin, takım elbiseli ama kelsin. "Pardon beyfendi burası rezerve." "Nasıl?" "Rezerve amca burası." "Nasıl?" "Amca ayırtıldı burası gelcek var." Amca ve çoktan oturmuş olan muhtemel oğlu ne olduğunu anlamadan uzaklaştırıldılar.

Ne yani ben sizin profilinize uyuyorum ama o amca tam olarak neyiyle uymuyo? Ceketinin içindeki yün, büyük düğmeli yeleğindense bizim okuldaki hiç bi erkeğin alınmaması gerekiyo. Yanında ki az değişik, "tontiş" oğluysa sorun, eminim zeka yaşımız aynıdır, o zaman Reyhan'a oturmak için mülakattan geçmemiz gerekiyo. Amcamın bastonu, kirli sakalı veya ağır yürüyüşü seni rahatsız ettiyse, sana kelini hatırlatmak istiyorum antipatik adam.

Dedik ki, "Aslında burda 3-4 kişi olucaktık, gelin amca bizimle oturun diyip yanımıza alıcaktık." Yapamadık tabi. O kadar sinir olduk ki, kalkıcaz yani bu saçmalıktan sonra, ama o açlık yok mu... O yol boyunca hayaliyle gelinen sükse insanlığımızın önüne geçti resmen. Hala pişmanım, durup durup aklıma geliyo.

Reyhan'ın n'si gitmiştir benim için. Keşke daha çok harften oluşan bi isim düşünselermiş, ya da aynı lezzette pasta yapan yeni bir yer açılsın.

10 Kasım 2009 Salı

neredeyim

Yazıma Cansu Dere'nin ağzındanmışçasına başlamak istiyorum;
"Siz hiç yabancı olduğunuzu düşündüğünüz bir ortamda zaman geçirmek zorunda kaldınız mı? Kalabalıklar arasında aslında ne kadar alakasız durduğunuzu fark edip bununla yaşamaya alıştınız mı? Bir an kendinizi gereksiz hissederken her şeyi bırakıp kaçmak, kaçmak, kaçmak isteniz mi? Ben istedim..."

Tabikide seçmeli olarak Moda Tasarım Bölümünden aldığım "Defile Organizasyonu ve Koreografisi" dersinden söz ediyorum. Bugüne kadar bütün seçmeli derslerimi farklı alanlardan almaya çalıştım değişik şeyler görmek için ama bu seferki epeyce farklı oldu ya. "Benim orada ne işim var? Moda benim neyime? Ne anlarım ki? Aslında değişik bir alan bunu da görmek lazım... E dostlarım var sınıfta en azından sohbet ederiz... Ooo hocası da iyiymiş. Vaaay sonunda gerçek defile de mi düzenliycez! Bakarsınız ben bu alanda devam ederim neden olmasın ki!" Sürecinden geçerek kendimi olaya çok güzel adapte ettim. Ama galiba biraz abartmışım...

Yarınki 10 Kasım defilesinin düzenlemelerini, provalarını yaptık bugün. Bir ara kendimi bantta "sevdim bir genç kadını" parçası eşliğinde yürüyen kızımıza "Oradaki genç kadın sensin! Hisset onu! Mutlusun! Sevenin var! Parça coşkulu! Hisset hadi! Evet!" derken buldum. İşte o an dedim ki; "Ben bunun için doğmuşum...". Tabi ki öyle olmadı. Silkindim, abarttığımın farkına vardım, kendime geldim. Ama o an; yüksek sesimle müziği bastırıp elimdeki anlamsız kağıtlarla oturmuşum podyumun yanından iş buyuruyorum. O hazzı aldım ya işte o bana yetti. Bu dersten beklediğim sanırım buymuş. Hele bi de yarın güzel bir şeyler çıkarsa ortaya, ki şüphem yok, henüz başlamamış olduğum kariyerimi bu yöne çekebilirim.

Yani çok ciddi değilim tabi ki ama belli mi olur, hayat.

8 Kasım 2009 Pazar

2r ile


"you are my sunshine
my only sunshine
you make me happyyy
when skies are grey."

Seni unuttugum gün alzheimer olduğum gündür dostum. Bilmem anlatabildim mi açık bi şekilde, tıbba falan başvurarak kesin kanıtlarla verilerle bulgularla.

bile bile lades


Dvdci’ye uğramayalı, odamda film izlemeyeli o kadar uzun zaman oldu ki, aldığım “korsan” filmlerin ilkini beğenceğimden çok emindim. Nitekim öyle de oldu. (500) Days of Summer. Gelmiş gitmiş bile bizim sinemalara, bi ara fragmanını görmüştüm sadece, geldiğinden haberim yok, ben o kadar kopmuşum filmlerden. Neyse;


Film: (500) Days of Summer

Slogan: “Boy meets girl. Boy falls in love. Girl doesn't.” , “This is not a love story. This is a story about love.”

Yazarın notu: “The following is a work of fiction. Any resemblance to persons living or dead is purely coincidental. Especially you Jenny Beckman. Bitch.”

Hayır bunları gördükten sonra zaten kafada bi film oluşuyor. Çocuk aşık olmuş, kız hoşlanmış. Önceden kız ayarı da çekmiş, bırakır giderim zaten sevgili de istemiyorum demiş. Çocuk duymazdan gelmiş. Zaten en olağanı bu değil midir? Diğer bütün izlediklerimiz, şanslı olanlar yetmedi mi yani, hep bi kavuşma hep bi mutluluk, zorlukların içinden çıkan ve ayakta kalan çiftler falan.

Fragmanı gördüğümde demiştim ki “yaşasın mutlu sonla bitmiycek galiba”. Küçüklüğümden beri hikayelerin sonlarında birilerinin ölmesini, ölmese bile bi şekilde zarar görmesini, o sevenlerin her seferinde kavuşmamasını istedim. O yüzden bu film mutlu görünümlü mutsuz sonuyla beni epeyce sevindirdi. Son zamanlarda izlediğim en gerçek romantik komediydi bile diyebilirim, nasılsa uzun zamandır film izlemiyorum. İnce espriler, güzel müzikler ve herkesin yaşadığı küçük küçük tripler…

Hoşuma gitti sonuç olarak. Bu kadar.

*Unutmayayım: Bir Expectations/Reality sahnesi vardı ki arkada Regina Spektor-Hero çalıyo, üzülüyo insan, yapcak bişi yok.

7 Kasım 2009 Cumartesi

ev gezmesi vol.1

Misafirliği seviyoruz, zaten bu dünyada da misafir değil miyiz?(saçmalık)/ Ev sahipleri her ne kadar "Siz misafir sayılmazsınız canım!" deselerde o içlerindeki memnun etme duygusu, "daha gelmeyin hazır değilim" tripleri, "eksiğimiz var mı" bakışları falan her hallerinden bellidir. (mübalağdan kim ölmüş)

Işın kılıcıyla karşılandığımız bi evde Joker suratlı makarna salatasıyla karşılaşmak o kadar da şaşırtıcı gelmemeliydi. Hem de hatalı ve tozlu Dark Night posterinin altında. Neymiş manzaranın göz hizasından aşağısı cama yansımazmış ki. Bravo. Hayat kurtarıcak bu bilgi bir yerlerde, biliyorum.

Hayatımda ilk defa makarna salatası yediğim için, hiçbir karşılaştırma yapamıcak olduğumdan, çok güzeldi. Ne güzeldi. Pek güzeldi. 10 üzerinden 7 veririm heralde. Çünkü G.K. “Benimki daha güzel oluyo bi gün yapayım sana” diyerek rekabet başlattı. Kesin daha güzel yapıyodur da… Rekabet iyi ya, yararlanmak lazım.

Bu arada blogumun gelecek 4733724 yazısı dün gece muhterem arkadaşlarım tarafından belirlendi bile. Bu hakkı onlara ne zaman verdim bilmiyorum, bi yerlerde bi hata var. Dark Night posterindeki gibi. (farkedemeyenler için kırmızı çerçeveye falan aldım, sign for dummies gibi bi şey)

Haydi puan tablomuza bakalım;

Düzen: 8/10
Yemek: 7/10
Misafirperver ruh: 8/10
Sinerji: 9,5/10
Konfor: 7,5/10

Aaa bi de şarkımız varmış;



**Unutmak istemiyorum; Doğma büyüme İzmirli biri olarak dün ilk defa Güzelyalı sahilde oturup denizi ve manzarayı seyrettim Akhisar kökenli bi arkadaşımla. Onun da ilkmiş. Fotoğraf falan çekildik. Belki bazı tanıdıklar görmüştür 169la geçerken. Ben hep otobusle giderken bakıyorum sahile koşan yürüyen tanıdık görürüm umuduyla. Daha hiç görmedim. Gerçi görsem napıcam onu da merak ediyorum.

6 Kasım 2009 Cuma

al dedi




3 sabahtır güne bu video ile başlıyorum, işlerim rast gidiyo diyemem ama kötü bi şey de olmadı çok şükür.
Kim yaptıysa eline sağlık bu kadar mı cuk oturur.

5 Kasım 2009 Perşembe

objectified

Endüstriyel tasarımla ilgili film de çekilmiş. Tamam artık, "filmimiz bile var hala ne yaptığımızı mı soruyosun" falan deriz ukala ukala.
Gerçi Helvetica daha güzeldi. Her neyse.
Başka zaman dönmek lazım buna.
Hayır kesin izlenmesi gereken bi film mi? Bence değil. İzlense de olur gerçi. Bilmiyorum biraz kafam karışık. Ben beğenmedim ya galiba ondan.

radyoyu sev

Hani böyle birilerine kendimizi zorla sevdirtmeye çalışırız ya bazen, (siz yapmıyo olabilirsiniz ama size yapmış olan birileri kesin olmuştur, hayır ben de denedim)(yok ama benim ki başarılıydı), bazısında sevdirtiriz bazısında ise hiç şansımız yoktur ya, işte orda şansını çok zorlamıycaksın. Eyvallah de geç, dünyada insan mı kalmadı. Herkesle arkadaş olmak zorunda mısın? Neden uzatıp işi çirkinleştiriyosun ki?

Hayır, bi insan neden karşısındaki her selam verdiğinde en yapmacık surat ifadesiyle karşılık verip kesip atar, “tamam ararım” diyip bi daha hiç aramaz, ya da her seferinde mi seni çağırmayı unutuyorlar? Çok açık değil mi ya. Üstüne bi de dalga geçiyolar senle, farkediyosun bunu, farketmiyo olamazsın. “İnsan sevdiğiyle uğraşırmış”. Tamam. İnsan sevdiğiyle uğraşır, hatta yeri gelir dans eder. Ama insan her uğraştığını sever diye bi şey yok yani. Böyle cümleleri yanlış yerlere çekmeler, özündeki iyi insanı ben biliyorum havaları… Hoş değil. Mesafe çok önemli.

*Serdar Ortaç’dan sonraki en manidar söz yazarlarımızdan biri olan Yalın’a ayrıca teşekkürler.

*Bi de, "remember remember the 5th of November." ahahhahha. Eksik kalmak istemem.

*Ha bi de, <3 Natalie

*Evet bugün çok sıkıldım.

Hadi ilk fotoğrafı da koyayım.

4 Kasım 2009 Çarşamba

banklar ayrılmasın

Geçenlerde dersten çıkmışız, her zamanki gibi bahçedeyiz dost meclisi ile. Sayımız 5. 4 değil, 6 değil, lanet olsun 5 kişiyiz. Kahvelerimizi almışız, bizim gibi herkes almış, 50cm aralıklarla dizili maksimum 4(dört) kişi alan(ideal) banklara oturucaz. Nasıl olucak şimdi bu? 3-2 dizilsek, yabancılar kaynar. Tek çare; 4 kişi bir bankta, 1 kişi yan bankta. Hepimiz ayakta durmuyoruz çünkü gerek yok, hepimiz bir yere sığışalım da demiyoruz çünkü kahveler var, ha bi de gerek yok. O kadar düşünceli değiliz yani, niye olalım ki zaten, yeni mi tanıştık.

Sohbet anında öne ve ortaya doğru bir eğilim yaşıyor 4lü bank, tabi “yan bank” da, bel fıtığı riskiyle, alabildiğine eğiliyor ama her seferinde “Ne? Ne dedin demin(bence temin)? Kim? Azcık yüksek sesle mi konuşsanız?” sorularını kullanmadan iletişime geçemiyor. Ama nereye kadar? “Yan bank”takilerin hiç şansı olmadığını fark edene kadar… Kaderine razı geliyor, önüne dönüp kahvesini yudumluyor. Zaten soyutlanmıştı sohbetten. Artık ne naralar atsa nafile.

İstiyorum ki; banklar ayrılmasın. Mümkünse uzasın gitsin, hiç bölünmesin, üstünden atlar otururuz. Muhabbetlerden geri kalmaz kimse, sonuçta herkesin söyleyecek bir şeyi vardır, engel olmamak lazım. Ya işte bu da bisiklete binmek gibi bir şey. Hem belki yeni insanlarla tanışırız “çantanızı kaydırabilir misiniz kahvemi koyucam biraz sıcak da, benimde ellerim biraz hassas o yüzden çok uzun süre tutamıyorum bu bardakları. Bi de bunlar kanser riskini arttırıyormuş geçen gün duydum” derken.

3 Kasım 2009 Salı

böyle devam edemeyiz

Üzerimde çok "basınç" var.
Halbuki ben ona buna salça olmak, laf çarpmak, söyleyemediklerimi ve söyleyebildiklerimi aktarmak için girmiştim blog işine. Çünkü biliyorum bunu benden bekleyen çok fazla insan var[:)]. Hayat paylaştıkça güzel ama daha dün 1 bugun 2, ahkamlar gelmeye başladı; "böyle başlık mı olur", "seni kim okusun be!", "ne hakkında yazıcaksın bi tutarlılığın olmalı", "amaaan bilmiyo muyuz biz seni, 4. gün sıkılıp bırakıcaksın". Meğersem çevremdeki herkes bloggermış da benim haberim yokmuş. E haliyle soğudum olaydan. Bi çekindim, bi de çekildim. Sonra dedim "noluyo yaaa! noluyo! noluyooo!", bu güzel repliği bir kaç kez daha tekrarlayınca kendime geldim ve daha ilk turda pes etmeme kararı aldım... Sonuçta bu bisiklete binmek gibi bir şey (her boşluğu doldurabilen "bisiklet sürme" örnegini çok seviyorum). Düşe kalka, imla hatalarıyla dolu anlamsız cümleler kura kura öğrenilecek bu meret. En azından yavaş yavaş düzgün yazı yazmayı öğrenirim.
İlerde video ve fotoğraf paylaşmaya da başlayacağım.
Vizyonum, bilenlerin günde en az bir kere uğradığı, bilmeyenlerinse bir yerlerden duyup google da arattığı sayfa olmak.
Öyle yani.

1 Kasım 2009 Pazar

Teşekkürler Pelin

"Blog açmak" bu kadar zor olmamalıydı ya...

Belirtmek istemedigim kadar uzun bir süredir isim aradıgımı farkedince bir an "Keşke Pelin'i hiç facebook'a eklemeseydim... Hadi ekledim, keşke dün hiç görmeseydim yazmaya başladığını belirten iletiyi... Hadi gördüm, keşke bugün hiç chatten salça olmasaydım..." diye geçirdim içimden.

Tek teşekkür etmek istediğim insan Pelin değil aslında. Denediğim isimleri zaten almış olan herkese teker teker teşekkür etmek istiyorum. Zaten isteyip de alamadığım bütün adreslere girdim baktım bile ben. Çoğu ya yeni almış, ya da kullanmıyor. Hoş değil. Çok sinirlerim bozuldu pazar pazar. Böyle bir giriş yapmış olmak hoşuma gitmedi açıkçası.

Neyse artık, yapıcak bir şey yok. Ben de bu yola baş koydum.