13 Mart 2012 Salı
29 Şubat 2012 Çarşamba
11 Ocak 2012 Çarşamba
try me.




Oyuncakçıları çok sevmemin bi sebebi de bazı oyuncakların üzerindeki try me buttonları. En çok kasiyer oyuncaklarını seviyorum mesela. Onların ambalajlarının üzeri tamamen acık oluyo genelde, bütün tuşlarını deneyebiliyosun. Ama esas heycanlı olan sadece cok küçük bir kısmı kesik olan ve try me buttonuna ulaşmak için parmağından bile vazgeçebilecegin bebekler. O challenge'ı atlatıp buttona bastığında nasıl bi tepkiyle karşılaşıcağını kestiremiyo olman ise apayrı bi haz. Gördüğüm bütün albenili büyük oyuncakçılara giriyorum ve hepsini deniyorum, nolucak ki, onun için onlar. Pilleri bitenleri de yetkili abilere şikayet ediyorum.
19 Aralık 2011 Pazartesi
mesela
aklıma her ne geliyosa.
mesela bugün haftaya neden kötü başladığımı. metroda samara gibi bi kadının 3durak boyunca sanki ben en ezeli düşmanıymışım gibi nasıl gözlerini üzerimden ayırmadığını. stres olup nerdeyse erken inecegimi. sinirden kudurdugumu fakat hic bir sey diyemedigimi. aynı durakta indigimizdeyse içimden geldigi halde etik insan olmak adına kadına çelme takmadığımı..
böyle böyle küçük küçük.
tanımadığın bir insana kitlenmek nedir ya. niye yani. tamam arada gözün kayar ama nedir dakikalarca bakmak. aklım almıyor.
her kime benzettiyse artık..
10 Ekim 2011 Pazartesi
karar veriyorum.
23 Haziran 2011 Perşembe
öyle o.
16 Haziran 2011 Perşembe
hay allah.
3 Haziran 2011 Cuma
kedilerle ilgileniyor olabilirdim.
11 Şubat 2011 Cuma
26 Aralık 2010 Pazar
selam canıms.
Twitterda islamisohbet.net gibisinden bi siteyle karşılaşınca hadi bi girelim dedik ama kullanıcı adını canıms olarak alırken sonuçlarını tahmin dahi etmemiştim. Böyle de hoş bir manzara çıktı karşıma.
12 Kasım 2010 Cuma
bsplayer
8 Kasım 2010 Pazartesi
lale devri.
Bi süredir devam eden "sabah kalkar kalkmaz ve dışarı çıkmadan hemen önce 90lar türkçe pop" ritüelimiz kendi aramızda o zamanları hatırlama ve basımızdan gecenleri anlatma olayına dönüştü. Ve farkettim ki çoğumuz aynı şeyleri yaşamışız.O, okul kapanır kapanmaz Çeşmeye taşınıp 3 ay İzmir'e dönmedigimiz müthiş yıllardaki değişimi hepimiz aynı yollardan gecerek anlamışız. Benim en çok aklımda kalan, haftanın 3 günü annelerimizin bizi ayayorgi koyundaki paparazzi'ye götürdüğü "Yiyin çocuklar. İç kızım ne istiyosan iç. Ay hadi midye de yiyelim. Akşam üzeri gitmeden darı da yeriz. Tamam hadi siz deniz bisikletine binin." cümleleriyle koca bir günü mutluluk ve bolluk içersinde oranın kralı bizmişiz gibi geçirdigimiz günler. Saat 6 gibi de siteye dönülür havuz kenarında keyif devam ettirilirdi.
Sonra bi şey oldu. Tabi ben o zaman bilmiyorum ne oldugunu. Kriz mi neymiş. Neyse. Bi baktım haftada 1 gitmeye başladık biz o plajlara. Bi baktım yeni bi şey alınmış, buzluk çantası. İçine 6 tane kola koyabiliyosun ve soguk tutuyor. Tam olarak nerde işimize yarayacagını anlayamamıştım. Ta ki onunla Paparazzi'ye gidene kadar. Bi baktım evde tıka basa yedirilip gidiyoruz. Kola içmek için arabaya dönüyoruz falan. Dedim noluyo ya? Noluyooo? Böyleymiş artık, dışarda para harcanmazmış çok. O an anladım ki bi şeyler değişiyor.
Şimdi o Paparazzi'de başka bi uygulama var (yıllardır). El mahkum bi miktar para verip giriyorsun, onu orada harcıyosun. "İlla bizde yiceksiniz" gibi bi tutum da diyebiliriz. "Acaba bizim yüzümüzden mi? Acaba..." diye düşünmeden edemiyorum...
Her denediğimi aldığımız Berk bebenin önünden değil de karşı kaldırımından yürümeye başladıgımızda da bi şeyleri farketmiştim de giysiye düşkünlüğüm olmadıgından bende cok bi etki bırakmamıştı. Ama o Çeşmedeki değişim... Olacak iş değil. Neyse ki hepimiz yaşamışız.
*bi de; o buzluk çantaları duruyo hala.
**bi de; bunları yazdım diye sanılmasın ki hala kendi içecegimle gidiyorum. ama evet içip gidiyorum.
13 Ekim 2010 Çarşamba
starck
Biraz eski ama, olsun. Limon sıkacağıyla başlayan amcamızın dürüst konuşması. Ayşe Yemişcigile gelsin.
23 Eylül 2010 Perşembe
ilk not.
Hayatımda ilk defa ailem olmadan yeni bi yere yerleştigimden kendime bir takım notlarım var. Aslında çok arabesk olucak ama şuan yaşadığım insanlara da ailem desem pek de abartmış olmam. Hangimiz biraz arabesk degiliz ki.
Notlara bir yerden başlamam lazım:
* Kızartma yapıcaksan etrafa gazete sermeyi unutma. Ocak-yağ-cif kombinasyonunu sevmiyorsun.
* Uyumadan hemen önce yaşam alanına oda spreyi sıkma. Burun ve geniz yanması uyutmaz.
* Sıkıldığını belli etme. Ser ve sır verme. Açığa çıkmaya başladın.
* Her gelenden gazlı içecek getirmelerini istemek ayıp bi şey degildir.
* Ses kayıt cihazını duvara asarak "her an açık olabilir, özellikle ben yokken." gibi şakalar yapma. Söylediklerinde gerçeklik payı oldugunu herkes biliyor.
* Film önerilerinde bulunma. Ne gerek var.
* 2 yemek yaptın diye "ben yaparım yaa yemek ne gerek var, hepsini yaparım" deme. Yapamazsın.
* İnternetin en çok çektigi alanı parselleyerek başkalarının hakkını(!) yeme. O nasıl bi bencillik öyle.
* Tanımadığın insanlara da iyi davran. Sonuçta birilerinin arkadaşı olabilirler.
* Duvarlardaki her boş çiviye bir şey geçirmek zorunda değilsin. Gerçekten.
Şimdilik böyle. Not bad.. Not bad..

12 Eylül 2010 Pazar
tell no one.
bu yıl yapmak istedigim tam olarak olmasa da bir çok yönden bu gençlerin yaptıkları gibi bi şeydi. Hiç açıklayıcı değilim.
Ne de güzel eglenmişler. Darısı başımıza.
Favorim:
Falling Balloons from Tell No One on Vimeo.
9 Ağustos 2010 Pazartesi
sayın. site. sakinleri!
Genellikle bu koca koca bloklardan oluşan eski sitelerin %65'i yaşlı %25'i 0-15 yaş çocuk %10'u da 15-25 yaş arası gençlerden oluşur. 25 yaş üstü bi kesimi yüzdeye koymadım çünkü çalışan kesim olduklarından anca haftasonu gelirler. Yani kısaca "anane-babane-dede ve torunlarından oluşuyor" da diyebiliriz.
Bu sitelerin kendilerine göre mükemmel kuralları ve duyuları olur ve bu kurallar-duyurular günün çeşitli saatleri sitelerin "kibar" bekçileri tarafından megafonla tüm siteye duyurulur.
"2 ile 4 arası! havuza girmek yasaktır!" "Kapının! Önüne! Safköylümanavgelmiştir!!! Duyrulur!" "Havuzbaşı kafeteryada lokma servisimiz başlamıştır!!" "Havuzbaşıkafeteryada poğaça servisi başlamıştır!!" "Aidati ödemeyenler için yarın son gün! Yarın son gün aidatı ödemeyenler için!!! Duyrulur!!" "Tesisatçı! Site içinde dolaşmaya başladııı!!"
Öyle bi sestir ki bu, uyuyosan bile uykundan uyanırsın safköylümanavla.
Ömrümde bundan farklı bi sistem görmedigimden asla garip gelmedi bana bu duyurular. Hiç de sorgulamadım. Hakkaten de kimse havuza girmez 2ile4 arası. Ha çok küçükken inadına girerdik, hemen ilahi bi ses uyarırdı: "2ile4 arası havuza girmek yasaktır! Hemen boşaltınız!" Ya zaten havuza bir tek dolarken girilebiliyor, 2 gün sonra havuzun rengi direk yeşil. Bildim bileli böyledir bu, kocaman borudan sular boşalırken dolana kadar girersin eglenirsin, hava sıcaktır, annen su içirmiştir bol bol, mesane dolar, e çocuksun, ıslak ıslak eve cıkıp çişini yapıp geri gelecek halin yok herkes "çılgınca" eğlenirken, salıverirsin gider. Her çocuk bu mantıkla yaklaştıgından site havuzunun ömrü 2 gündür. 3. gün çeşitli hastalıklara daveti simgeler bu havuz. Kazara terligin falan düşse kolunu bile sokmazsın almak için. Ha zaten 2ile4 arası yasak.
Neyse, geçenlerde dışarıdan arkadaslarım gelince güzide sitelerimize. (yanyana 2 siteden bahsediorum ama tekmiş gibi anlatabilirim, al birini vur ötekine durumu var zaten. biraz ondan biraz bundan.) Benim gayet alışık oldugum bir takım kurallar nedense onlara baya garip geldi. O zaman farkettim ki hiç satır aralarını okumamışım.
"2ile4 arası havuza girmek yasaktır!!"
E.O.: Neden böyle? Niya yasak?
C.G.(korumacı tavrımla): İşte yani güneşin zararlı ışınları oluyor ya o saatte, ondan işte girilmesin başlara güneş geçmesin. Bi de öğle uykusu durumu var yaşlılar ve çocuklar çok ya hani. Ondandır yani.
E.O.: Niye bu kadar sert uyarı? Noluyo ki biri girerse?
C.G.: *!??!!^+%&/(
Yani; "2ile4 arası havuza girmek yasaktır! 10 dakika içinde havuzu boşaltmadıgınız takdirde kezzap dökülecektir! Ayrıca 2bucuktan itibaren evler kontrol edilecek yatagında bulunmayan yaşlılar gece tavla, okey gibi oyunlara katılamaycaklardır!"
Saat 14:30: "Havuzbaşıkafeteryada lokma servisimiz başlamıştır!!"
E.O.: Bu sıcakta ne lokması ya? Öldürmek mi istiyolar bu yaşlıları ahahhaha.
C.G.: Lokma işte... Hep olur yani burda lokma servisi, birazdan da börek falan çıkıcak. Gece 11bucuk gibi de zeytinli poğaça çıkar sıcak sıcak...
Yani; "Havuzbasıkafeteryada lokma servisimiz başlamıştır! Yaşlılar! Dedeler! Havuzbaşındakiler! Haydi lokmaya! Bu Allahın sıcagında lokmalarınızı yedikten sonra şekeriniz tavan yapacak o zaman da beachvolley'e gececegiz! Bu yaz da bir kacınızı ahirete ugurlamak zorundayız sitemizin sirkülasyonu için!"
- Pardon, tavla alabilir miyiz?
- Tavla havuz başında yasak! Bir tek şu tarafta oynayabilirsini! Hani şu çadırın altı var ya üstü kapalı havasız olan yeşil örtülü boğuk yer. Anca orda oynarsınız. Dedelere dikkat edin.
Saat gece 00:15 sahil:
Bekçi: Çiğdem çöplerimizi ve bira şişelerimizi çöpe atacağız değil miii!????
Gençler: E tabi ki atacagız.
15 dakika sonra..
B: Gürültü yapıyosunuz. Uyarı aldım ben gençler. Yavaştan terk edelim.
G: Gürültü mü? Yok abi biz 15 dakkaya kalkıcaz zaten, şunlar bitsin gidiyoruz.
B: Ben bilmem! Uyarı aldım! Kaç ev aradı beni!
G: Ses yok ki? Uyuyodur hem onlar?
B: Şimdi terk ediyoruz burayı.
G: a-aaa. Neyse tamam.
Ben: Eskiden böyle degildi bunlar. Allah Allah, neyse gidelim.
Yıllar geçtikçe kurallar katılaşıp uyarılar kabalaşsa da ayrı bi yeri var bu sitelerin, duyuruların, bekçilerin ve yaşlıların. Ne onlarla ne de onlarsız. Zaten hemen alışıveriyor insan. Bizimkilerde 4. gelişlerinde boyun eğmiş durumdalardı. "Dur dur. Yemek yemeyelim, lokma çıkıcak birazdan."
*bi de; artık ilaçlamanın beyaz duman olmadıgını görünce küçük çocuklar için epeyce üzüldüm. peşinden koşup kusabilecekleri hiç bir şey kalmamış.
21 Temmuz 2010 Çarşamba
14 Temmuz 2010 Çarşamba
Toy Story 3
- Yer ayırtmanıza gerek yok salon zaten boş oluyor.
Tabi en son çok aylar önce beyazperdede film izledigim için haftaiçleri boş mu olur nasıl olur hiç düşünemedim. Bi de 3D ya hani gözlük falan bi atraksiyonlar, insanlar akşam Toystory'e hücum ederler diye geçirmiş olmalıyım içimden.
Telefondaki yetkilinin tepkisinden sonra boş buldugu park yerlerine "Allah allah neden kimse buraya park etmemiş. Bi numara olmasın?" şüphesiyle yaklaşan arkadaşım gibi ben de "Allah allah neden kimse gitmiyor çok mu kötü?" diye düşünmedim değil.
Neyse ki öyle olmadı. Salon toplamda 23 kişi civarlarındaydı ama film epeyce keyifliydi. Ya gerçekten komikti ya da ben her türlü eğlenmek için gittiğimden çok keyif aldım. 3D fragmanlarında ellerimle havada bir seylere dokunma hareketini de (ki bu fotosele el sallamaya cok benzer bi durum) yaptım, yer yer "vohaa" tepkilerini de verdim. 3-5 3D filmde daha bunları sürdürürüm diye düşünüyorum.
O değil de; İspanyol Buzz baya iyidi. Müthiş(!) ispanyolcamla her dedigini de takip ettim altyazılara bakmadan. Yaptım bunu.
Paylaşayım cok azını;
*bi de; "abierto!" :)
22 Haziran 2010 Salı
mezun.
c: evet yaa, alalım bunlardan, okulda falan oynarız.
a: ...
c: ... -kordon?
...
c: galiba ağlıcam.
21 Mayıs 2010 Cuma
high heels
Yaz geliyor, bilimum mezuniyet ve düğünler var önümüzde.
21 yaşında olmama ragmen ergen bir genç kız gibi benim en büyük sorunum topuklu ayakkabılar. E tabi yılda taş çatlasın 2-3 kez giyince ayak alışmıyor. Dünyanın en leş antiortapedik ayakkabısı olan converse kalıbına alışan ayak "high heels" görünce şaşkınlığını tüm vücuda hissettiriyor. O eller, bacaklar, ayaklar, omurilik ve bilimum eklem yerleri oynatıcısı tarafından terk edilmiş bir kukla gibi bi ayrı oynamaya başlıyo.
Neyseki bir bilgi okyanusu olan internet alemine bununla ilgili bir takım şeyler paylaşılmış. Çok aydınlandım. Bu işten para kazanan insanların oldugunu düşünmekse cok ayrı bi konu.
*bi de; ben kesinlikle ikinci tripteyim.
**bi de; benim de o duruşta bi hocam olsun ama.
20 Mayıs 2010 Perşembe
Beirut - Cliquot
farkettim ki bu şarkıya geldigimde ders çalışamıyorum. ayağa falan kalkıyorum. çalışamıyorum. sildim tabi. beni masada oturtup ekrana mal mal bakmamı saglıycak müziklere ihtiyacım var.
10 Mayıs 2010 Pazartesi
buca.
Hadi biz alışırız. Hadi biz zaten Bucalı taraftarlara aşinayız ama 1. lig Bucalılara hazır mı? Gol sevincinde çığır açacaklarını düşünüyorum. Bucalıların kutlamaları hakkında pek bi şey bilmeyenler şu videodan birazcık fikir sahibi olabilirler.
Hazır ol süper lig. Bucalılar geliyor.
*bi de; herkes bucalı olmak ister ama kimse olamaz. istediğimiz kadar çabalayalım asla bu figürlere yetişemeyeceğiz.
30 Nisan 2010 Cuma
müsait bi yerde.
Neyse ki hala jandarmanın önünden geçerken ayaktaki koca koca insanlar hiç bir şey olmamış gibi aynı anda yere çömelip tehlikeyi geçirdikten sonra aynı ifadelerle ayaga kalkıyorlar. Bari bunu kaybetmeyelim.
*bi de; sanırım bi tek İstanbul'da başlıycakmış. oh iyi bari.
27 Nisan 2010 Salı
empati.
Herkes gruplar halinde dolaşma, yalnız kalmama telaşı içinde.
Bugün Ayşe Selen Ayla'nın anısına üzerimize siyahları çekip okul bahcesinde yaklaşık bi bin ikibin öğrenci ve akademisyen buluşup elimizde karanfillerle, adice vurulduğu sokaga gittik. O kadar da yakınımızda oldugunu tahmin etmemiştim. Karanfillerimizi fotograflarının üzerine bıraktık. Taş çatlasın 200 kişi tanıyordu Selen'i ama o kadar insan aynı acıyı ve korkuyu hissediyordu.
Bu yapılan gerçekten de bize yakışır ve dogru bir hareketti ama bunun yanında geçen yıl gururla içinde bulundugum öğrenci konseyinin bu yılki ekibine yakıştıramadığım bir takım davranışlar da vardı.
Dün, bugünkü yürüyüş ve anma için event açıldı facebookta. Evet çok mantıklı, hepimiz attending dedik, birbirimize yolladık haberdar ettik falan çok iyidi. Akşam da birden "İZMİR EKONOMİ ÜNİVERSİTESİ BAHAR ŞENLİKLERİ İPTAL EDİLSİN VEYA ERTELENSİN" diye yeni bir grup açıldı. İptal edilsin veya ertelensin. Başka bi seçenek yok. Ne biliyim şenliklerde Selen anılsın bi şeyler yapılsın falan degil. Ya da protesto edelim şenliklere katılmayalım da degil. Direk iptal edilsin ya da ertelensin. Ki ertelenmesinin iptal edilmesinden çok daha zor oldugunu bilen insanlar açtı bu grubu. Neyse tabi facebook ya bu hemen dagıldı, bin küsur kişi gene katılıp zaten girdiklerinden beri nefret ettikleri okullarını her zaman oldugu gibi yine suçladılar, aralara toplumsal mesajlar sıkıştırıldı, herkes birbirini alevledi ve anında şenliklere bi muhalefet oluştu. Şenliklere diyorum. Katil'e değil, olaya degil. Böyle bi yer cünkü facebook. Noldugunu anlamadan herkesi toplayıp konuları farkettirmeden saptırtıyo insana. Öyle de güçlü bi sosyal ağ. Hayır artık dilekçe yerine facebook katılımı mı sunuluyor dekanlıga onu da anlamış değilim henüz.
Neyse, hiç tahmin etmedigim bi şekilde okulumuz iptal etti bahar şenliğini. Düşünüyorum da, katledilenler sadece bankacı hanım ve travesti bayan olsaydı gene aynı tepki konur muydu? Ya da bu yıl her seyin cok daha farklı olması için canla başla çalışmış olan ekipte (neyse ki bu yıl hiç girişmedim şenlik işine çok şükür) Selen de olsaydı yine iptal ettirirler miydi, yoksa onun anısına parçası olduğu bir seyi devam mı ettirirlerdi? 4 yıllık üniversite hayatında doğru düzgün şeliğe katılmayan insanlar "empati" zannettikleri tavırlarından dolayı farklı görüşteki insanları da harcadılar gibime geliyor. Hep aynı laf. "Empati yapıp kendimizi onun ailesinin ve arkadaslarının yerine koyalım ve sagduyulu düşünelim, eglenemeyiz" Koyuyorum. Evet benim arkadasım olsaydı tabi ki 2-3 gün sonra eglence yapmazdım ama eğlenenlere de kin duymazdım. Zaten gelen konuklarda belli bi bilince sahip insanlar. Tabi ki hayvanlar gibi bi eglence olmazdı, aksine muhtemelen her gelen selen'i ve digerlerini anar gururlandırırdı. Ama dışardan bi insan aptal bi facebook sayfasındaki tepkileri okusa "noldu abi sizin okulda cinayet mi işlendi?" der.
Bi de güvenlik olayı diyorlar. Senin 2-3 kişi alsancaga cıkıp gecenin bi vakti evine dönmen mi saglıklı yok hayvan gibi güvenlige sahip kampusun içinde bütün gece takılıp gruplar halinde kalman mı? Her yere minderler atılmış görmedin mi. Takıl orda arkadaslarınla, illa dans etmek zorunda degilsin. Ama olmaz. Duyarlı olmamız lazım. Ekrem bey de bu facebook fitiliyle başlayan baskıların altında kalıp iptal ediverdi. (şahsen hiç beklemiyordum, o kadar emegi ve masrafı hiç etmezler diyordum. evet ben de kabul ediyorum okulum biraz paracı. ama o kadar.)
Konsey ve ögrenciler gurur duyuyor. Gereken yapıldı. Her bahar senligi hayvanlar gibi egleniliyordunuz sanki de şuan hakkınız degil. Empati çok önemli tabi. Ama tek taraftan dimi.
Bi diğer olaysa bugun yürüyüşte dagıtılan yaka fotograflarının altındaki konsey logosu. Ne alaka ya? Konsey "etkinligi" mi bu? Burda bi insanın canından söz ediyoruz adamlar reklam mı yapıyor? Nedir bu organizasyon havasına sokmaya çalışma çabaları. Kameralara demeç vermeler falan.
Bu İzmirdeki tüyler ürpertici olaylardan sonra insanları rahatlatmak yerine çok daha kasvetli bi havaya sokan bir grup insan ve takipçilerini tebrik ederim.
*bi de; Perşembe günü de geleneksel Sokak şenliğinin deü ayagı varmış. E hadi onu da iptal edin.
**bi de; benim empati anlayışım bu. özür dilerim. duyarsız yaklaştığımı da düşünmüyorum.
***bi de; robot resim de cıkmış bugun. hemen ihbarlar başlamış. daha çok kaos oluşucak gibi sanki. bi an önce yakalasınlar ya.
26 Nisan 2010 Pazartesi
neler oluyor.
2 gün önce birer gün arayla balçovada 2 tane cinayet işlenmiş. Biri bankacı bir kadın biri de ieü mimarlık bölümünde okuyan bir öğrenci. Adam gayet kafalarına tek kurşun sıkarak acımadan vurmuş ve çantalarını almış. Bundan bi 5 ay öncede aynı civarlarda oturan bir arkadaşım belinden bıçaklanarak gaspa ugradı.
Bahsedilen mekanlar bütün öğrenci evlerinin bulunduğu, okula 7 dakikalık yürüyüş mesafesi uzaklığında olan sokaklar.
Balçova böyle bir yer miydi ya diye düşününce aklıma 1 yıl önce ortaya çıkan dehşet geldi. Şuan altı BestBuy olan uzun bi gökdelen var ve inşaatı yaklaşık bi 3 yıl sürdü. Geçen yıl inşaatı durduğu zamanlarda balçova halkından bir birey geceleri asonsör ışığının yandığını farketmiş. Bunu benim halamlar da farketmişti ama pek umurlarında olmadığından harekete geçme gereği duymadılar. Neyse, kadın aramış polisi böyle böyle o inşaatta bir hareket var sanırım diye şikayet etmiş. Meğersem organ mafyası geceleri bu boş inşaatı kullanıyorlarmış. Baya baya burnumuzun dibi yani.
Organ mafyaları, gaspçılar, cinayetler... Balçovada neler oluyor? Öğrenciler evlerinden çıkmaya başladılar ama bu korkuyla nereye kadar.
Başımız sağolsun.
*bi de; 3gün sonra bahar şenlikleri başlıyor. Bazıları bu cinayetlerden dolayı erteleneceğinden falan söz ediyor. Ama bence bizim okul yatırım yaptığı bi organizasyonu ito'dan biri ölse dahi iptal etmez.
22 Nisan 2010 Perşembe
deadline.
Yok çizim deadline'ı yok rapor teslim deadline'ı yok efendim maketin deadline'ı. Sonra birden gantt chart diye bi şey çıkardılar, tüm deadlineların planlanması falan derken hayatımın büyük bi kısmını bu deadlineları kaçırmamak için çabalayarak harcadığımı farkettim. Gerçi onla da olmuyor onsuz da olmuyor... Yani bir işe sınırlama koymadığın sürece asla bitmez. Yok "ama şöyle de olabilir, böyle de olabilir. dur dur bi de bunu deneyelim". Tam bir zaman kaybı. O yüzden hiç yetiştiremediğimden dolayı kızgın olmakla beraber bu tarihleri seviyorum.
Son dönemlerde deadline muhabbetini akademik ortamdan çıkarıp biraz formatını değiştirerek sosyal hayatımıza katmaya başladık. Uzayınca sıkmaya başlayan alışkanlıklarımızdan vazgeçmek için kullandığımız bi yöntem haline geldi. Mesela "okuyom ben yuaaa!" geyiği sadece 11 gün sürdü, çünkü deadline'ı ,tam hatırlamıyorum ama, 2 mart civarları bi tarihti. İstemeden alışkanlık olan kelimelerimizi, tamlamalarımızı, cümlelerimizi, tepkilerimizi, takıntılarımızı hatta ve hatta dedikodularımızı bile farkettiğimiz an cep telefonundan takvimi açıp göz kararı bi tarih belirleyerek "deadline"lar oluşturduk. Gerçekten de ,kendi adıma konuşayım, sosyal hayatımdaki deadlinelara akademik hayatımdakilerden çok daha fazla sadık kaldığımı söyleyebilirim. Baya işe yarıyor. En azından, sürdürsen bile "ah bunun olayı bitmişti ya" diye hatırlayıp kendini kontrol ediyor insan. (İçimden bir ses en kısa zamanda "ucuz" kelimesine de deadline koymamız gerektigini söylüyor.)
Dedim madem böyle etkili bir olay bu, gelecek hayallerime de birer deadline koyayım. Çok genel olarak şöyle bi durum oturttum. Hepsini paylaşmıycam da; mesela; 30 yaşımda o tasarım ofisi kurulmuş olucak (yani 30 yaşıma kadar), 35 yaşımda porsche carrera 911'i almış olmalıyım, 70 yaş da deathline. aslında deadline ya, yani 70imde teslim olmuş olurum artık diye düşünüyorum. Bu tarihlere yani yaşlara kadar onlara ulaşamamışsam(70 hariç tabi) artık geçmiş sayıp üzerlerinde durmuycam. E tabi bu üzer. 50 yaşımda 911'e binmek istemem. O zaman verdiğim deadline'a kadar bunlara ulaşmak zorundayım.
rastgele.
11 Nisan 2010 Pazar
şu şimdi asker.
"Of ya sen ne zaman askere gidiyosun hadi artık biraz huzur bulayım." "Seni bi askere alsınlar da gör."
"Askerdeyken de beni kontrol edebilcegini mi zannediyosun. Haberin bile olmuycak."
Son 2 aydır yaşadığımız her kavgada kullandığım bu iğrenç cümlelerden pişman olcağımı hiç düşünmemiştim. Ya evet aslında cok açıktı üzülcegim ama hep "ilk bi kaç ay pek üzülmem de sonra koyar tabi, boru degil 15 ay" diye kuruyodum kafamda.
Bütün hafta en güzel en ağır yemekleri yedik. Börek dedi börek geldi ciğer dedi ciğer pişti. Aile ziyaretleri, kakara kikiri derken dün sabah kafama dank etti. Baktım baya yeşil atlet falan deniyo eşyalarını hazırlamış, çirkin plastik terlikleri falan var, yerinde duramıyo sürekli bi hareket, annem gelmiş "ibrahim tatlıses - bitanem indirsene. bi oglum olsun adı can olsun. dinleriz." falan diyo bana gözleri yaşlı. O an anladım. O an dedim dramatik bir şeyler oluyor. 2 ay tatile gitse sonra uzatsa 15ay'a hiç böle olmaz ama o sıfat var ya işte "asker" ya bu, vatan o'na emanet ya hani, her istediginde de konuşamıyosun zaten göremiyosun ya, bi de koşturtcaklar, tuvalette temizlettiriyolarmış falan diye düşünüyosun, ordan burdan ne duyduysan kafanda o'nu da oraya yerleştiriyosun, "ya çok mantıksız, resmen 15ayını çalıyolar" demiyosun da "hayırlı teskereler, güle güle git güle güle gel hakkında hayırlısı olsun" diye anında teslim oluveriyosun ve aglıyosun.
Annem sagolsun hepimiz yerine agladıgından can ve ben pek o mod'a girmedik. Beni kötü yapan olay degil, fikri. Gece hiç rahat uyuyamadım, midem yandı, bulandı, bi heycan bi heycan, sanki ben gidiyorum. Ama sabah kalktık, geçirirken hiç bir şey yok, her sey çok normal. Her şey gidene kadarmış. Seyahate çıkarken de öyle olur ya hep. Önceki iki gün sırf heycan ama giderken hiç bir şey yok, sadece fikri, hayali etkiliyo. Belki de o "threshold" dedikleri tam olarak o andır. Kafanı hazırladığın an işte o geçiş anı olabilir.
Tabi ki annemi almadık havaalanına, ben, can, babam, kuzenim gittik. Arabanın önünde Türk bayrağı. Ankara yolcusu kalmasın. Sarıldık. Yutkundu. Duydum onu ben. Ağlamamıştım da bi an gidiverdi, tutamadım artık. "Ağlama, ağlarsan ağlarım" dedi. İçimden; "Uyuma. Sen uyursan herkes ölür." dedim. Dışımdan da söliycektim gülsün istedim ama sesim çıkmadı. Ayrıldık. Gitti zaten.
Çok merak ediyorum kimle dalga geçicek kiminle uğraşıcak orda. İnşallah kafasına göre birilerini bulur, bulmasa da uydurur gibi geliyo bana.
Neyse, klişe cümle kurmadan bitirmek istemem;
Artık rahat uyuyun, vatan Can'a emanet. Haha :)
9 Nisan 2010 Cuma
sen sallanıyon mu kız. sallanıyon mu kız sen. kız sen sallanıyon mu.
http://www.facebook.com/video/video.php?v=1175551985929&ref=mf
bunu da paylaşmadan geçemem.
sağlığına duacıyım belinay.
bu konu kapandı.
8 Nisan 2010 Perşembe
belinay bebek.
Çok garip şeyler oluyor bu hayatta...
Geçen yıl, canımızın çok sıkıldıgı bir gece, her zaman yaptığımız gibi boşa saralım dedik. Tam 1 yıl sonra nerden bilebilirdim ki tekrar karşılaşacagımı?

Bir arkadaşım, hasbelkader facebookta bir fan page bulmuş. Belinay Bülbül adındaki 5-6 aylık bi bebeğe "public figure" sıfatı adı altında acılmış bi fan page. Bu page de Belinay bebeğin fotografları ve videolarını paylaşıyor ebeveynleri. Ben de dahil olmak üzere yaklaşık 800 tane de fan'ı vardı bu diğerlerinden pek de farkı olmayan bebeğin.
O çok sıkıldıgımız gece 3 kişi Belinay'ın sayfasına saldırdık. Giydiği ortepedik olmayan ayakkabıdan, oturuş bozukluğu yaşatabilecek pozisyonlarına kadar konuştuk fotografların altında. Kendimizce eğlendik. Yeri geldi neden çocuklarına facebook açtıklarını irdeledik. Sonra bu konu kapandı. Ara ara baktık güldük o kadar...
Aradan yaklaşık 1 - 1bucuk yıl geçti, bir gün vapurlar karşıyakaya giderken Belin arkadasım benimle bir şey paylaşacagını fakat metin olmam gerektigini, cok şaşırıcagımı söyledi. Tamam dedim. 3gün önce show ana haber bülteninde 16 aylık Belinay adlı bir bebeğin beynindeki urdan dolayı öldügünü izlediğini söyledi. İnanamadım. Anlamadığım bir şekilde bi yandan gülüp bi yandan ağlıyodum. Yaşı tutuyordu, adı tutuyordu, bebegin fotografını tam görememiş ama o gibi gelmiş ona. Kendimi inanılmaz suçlu hissettim. Asla 100% emin değildik ama gercekten de üzülmüştüm.
Eve döner dönmez internette haberleri araştırdım ve Belinay'a dair hiç bir beyin, ur haberi bulamadım. Dedim uydurdu bu herhalde. Bu arada Belinay Bülbül'ün fan page'inde hiç yeni fotograf yok?? Hatta ve hatta bazı fotograflarına yaptıgımız yorumlar silinmiş??? Onca zaman durdu neden şimdi silindi?
Bu pazartesi, tekrar bir araya geldigimizde 2 körpe beyin bu işi aydınlığa kavuşturmak için hummalı bi araştırmaya giriştiler. Eğer ölmediyse bira içip kutluycaktık, eger öldüyse 5 kişi cuma günü alsancak camiinin önünde 300kişilik (200TL) lokma döktürücektik. O vapurda haberi duydugum anda Belinay benim için ölmüştü. O yüzden payıma düşen lokma parasını çoktan cüzdanımın fermuarlı kısmına koymuştum. Ve haberin videosu bulundu.. Video'nun dolması beklenirken B.S. stresten kollarını kaşıyor E.G. heycanını yatıştırmak için sigara üzerine sigara içiyor, bense ayrı bi köşede tek başıma takılıyordum, çok rahattım çünkü Belinay ölmüştü. Cuma günü lokma dökücektik. Bundan çok emindim. Kafamda her şey kuruluydu. Hangi fotografını yaka için bastırtcagımızdan tabaklara kaçar lokma koncagına kadar...
Video doldu. Başladık izlemeye. Ve... Evet o Belinay bu Belinay değilmiş. Yani Belinay Bülbül ölmemiş. Biricik Belinayımız yaşıyor... Yanımda sevinç çığlıkları yükseldi, benimse bogazım düğümlendi... 2 haftalık gündem 4dakikalık bir video ile tuz buz oldu. Bir bebeği yok yere kafamda öldürdüm, dua ettim, lokmasını düşündüm. Bilmiyorum. Belinay ve ailesi için seviniyorum ama hala rahatsızlık duydugum bir şey var.
bu da sayfası; http://www.facebook.com/pages/Belinay-Bulbul/49920031026
6 Nisan 2010 Salı
ney.
Bugun arkadasın salonunda, şöminenin üzerinde bana dogru bakan bi kamış gördüm. Aa dedim ney mi bu? Ha dedi evet, ney. Aldım elime neyi. Tabi ilk defa karşılaşıyorum kendisiyle, kamış gibi bi şey önde 6 arkada 1 deligi var böle başı var falan. Dedim ben bunu üfliycem. Bi süre beyhude çabalarla hiç bir ses çıkartamadım. Tutuş bilmiyorum üfleme bilmiyorum hiç bir şey bilmiyorum ama aramızda bir bağ oluştu ondan eminim.
Açtım bilimum youtube videoları: "ney üfleme", "ney teknikleri" vs.. Amcaları izleye izleye bi 20 dakika uğraştım onunla. Tabi ki ses çıkmadı, bi 2 defa tiz bi şey çıkar gibi oldu sevinçten havalara uçtum. Normalde böyle başarısız olunca hemen hevesim kaçar ama içimden sürekli "seni başarıcam ney" diye geçirdim durdum.
O 20dakikalık çabadan sonra yaşadığım baş dönmesini tarif bile edemem. Nasıl bi üflemeye çalışmışsam artık. Hayır yani videolarda ne diyolarsa öyle yaptım ama olmuyor işte.
Perşembe günü gidicem Çankaya'dan alıcam bir adet ney. İnternetten kursunu da buldum eve yakın. Başarıcam, ney çalıcam. Olucak yani bu. Evet.
*bi de; iyi ki daha önce farketmemişim yoksa bütün gün onunla ugrasabilirdim.
21 Mart 2010 Pazar
Belin ve din.
Tabiki de bunu uyduran HBB Belin. Kendisi ayrılıgın en cok yaradıgı insan şuan. Kendini dine vermiş olması biraz korkutsa da yeni deli dolu hali, hiç bitmeyen yaşam enerjisi geçen hafta ne kadar dogru bir karar verdiginin kanıtıdır. Adeta yüzüne nur geldi.
İnsanın mutsuz oldugu bir konuda ısrar etmesinden nefret ediyorum.
Belin'i müthiş kararından dolayı kutluyor, daim olmasını diliyor ve okulun Cblok bahçesindeki bir boş anımızda yaptıgı konuşmayı burada paylaşmak istiyorum. Ah be Belin.
*HBB; her boku bilen.
belinvedin | Music Upload
17 Mart 2010 Çarşamba
ucuz işler.
Şu bahsettiğim ses kayıt cihazını ilk olarak dün bir arkadasımız üzerinde denedim.
Beni en çok cezbeden "telefondan kayıt alma" özelliğini kullanmak zorundaydım ve evet çok ucuz bir oyun olduğunu bile bile E.G.'yi arayıp abuk subuk seyler konustum. Aklımsıra agzından laf alıcaktım. Ama böyle boş muhabbetlere alışık olmadıgımdan (yalandan kim ölmüş) epeyce bocaladım. Zoraki cümleler kurdum, ona da kurdurmaya çalıştım. Bir şey çıkmıcagından zaten cok emindim ama bi deniyim dedim. Hakikaten de bekledigim hiç bir tepkiyi vermedi, hiç bir cümleyi kurmadı. Her seye "yok ya öle deme, yok canım önemli degil, bilmiyorum ki" gibi cevaplar veren biri düşünün. Hevesim kursagımda kaldı. Çok şükür bir kaç "evet, hayır" alabildim de editerla falan kese biçe zar zor bir şeyler çıkarttım ortaya.
Ama olmadı. İstedigim gibi olmadı. Hiç başarılı olmadı. Profesyonel olmadı. Profesyonel olması gerekiyor muydu bilmiyorum küçük bi geyikti bu sadece ama işte daha iyi olabilirdi.
Şimdilik bu telefon olayını bir kenara bıraktım, baska senaryolar üzerine gidecegim. Hayır yani abartırsam artık telefonlarım acılmazmış gibi bi his de oluştu. Hoş degil.
*bi de; bahaneyle sound editor ögrenmiş oldum fena mı.
**bi de; ben demiştim, melike'ye yapalım o cok uygun demiştim. yanlış strateji. :)
15 Mart 2010 Pazartesi
kep.
Özel günlerden hoşlanmıyorum. Doğumgunu, düğün, mezuniyet vb. Ama o "özel" günlerde çekilmiş fotoğraflarımı görseniz kesin yalan söylediğimi, aslında içten içe o tarihleri iple çektiğimi falan düşünürsünüz. Saç, baş, makyaj hep tam, sanki günlük hayatımda da öyleymişim gibi.
Kendimce "üniversite kepli fotoğrafım çok sıradan olucak, normal okula gider gibi gidicem çekilicem gelicem" diye bir karar almıştım. Hakikaten de öyle düşünüyodum. Andaçta (ki andaç bile almıyorum) 4 yılımı nasıl geçirdiysem öyle olmalıyım fikrini savunurken aile büyüklerimin bu konulardaki hevesine yenik düştü isyanım. "Sabahtan kuaföre gideriz. Gizem'e yaptırt makyajını. Teyzenlere, ananene, halana vs vs bastırt." Evlerde salonlara konulcak ya bu pozlar. Güzel olmak zorunda. Lisedeki çok iyidi ya, bu da iyi olucak illa.
İyi hadi gittim kuaföre. Ik pık. Her zamanki gibi anlaşamadık. Anlatamadım diyeyim daha dogrusu. Bi şeyler oldu. Maşa falan girdi işin içine. Uzun olsa bas fönü geç. Kısa da olmuyor ki öyle güzel. İyi dedim hadi bakalım sonu hayır olsun. En sevmedigim şey insanların işine karışmak, o yuzden durdum durdum durdum... Bitti ve başladım. "Şuan gerçekten çok güzel oldu, elinize sağlık. Ama ben diyorumki bunu biraz bozalım böyle açalım. Sanki dün yapmışsınızda bugune kalmış gibi. Baya açalım yani. Çok önemli bir şey için değil çünkü. Yapabilir miyiz? Ayıp olmadı dimi?" Neyse ki bi şekilde anlaştık artık.
Kuaförden çıkınca hakikaten kepli fotograf çektirmeye gittiğimi yani resmen mezun olacagımı farkettim. Bi an gözlerim doldu, otobuste çok yersiz ve gereksiz bi duygu karmaşası yaşadım. Gözümün önüne ortaokul ve lise mezuniyetlerim geldi. Ortaokul ve liseden beraber mezun olduğum lanet olası arkadaşlarımın neden bu yıl mezun olamadıklarına saydırdım. İlkinde geçemedikleri toefl'a bile saydırdım. Sonra konudan saptım Fransaya saydırdım, İspanya'ya saydırdım, İstanbul'a saydırdım. Ha bu arada saçlarım yapılı yani yanlış olmasın. Neyse.
Gittim okula. Gayet basic pozlarımızı çekildik. Dudağımdaki yeni uçuk ve dişlerimin her daim sarılığından biraz şikayetçi oldum ama fotoşop sayesinde hepimizin birer plastik barbiye dönüşeceğinden hiç şüphem yok. Bu sefer lisede yapamadığımı da yaptım ve arkadaşlarıma dağıtmak üzere bir kaç cıvık poz verdim. Memnunum. Toplu fotograflardan bahsetmek istemiyorum bile. Ekrandan gördüğüm kadarıyla fena degil. E tabi biraz kilo almışım yanaklar dolmuş falan. Ama iyi işte. İdeal kepli fotoğraf. Baktım şimdi, salonda güzel durucak, eminim.
Kep muhabbetini de halletiğimize göre bu yıl mezun olmak farz oldu artık.
Lanet olsun.
*bi de; annemin dogumgunu bugun. bu blogun varlıgından bile haberi yok ama olsun. iyi ki doğdun anne.
14 Mart 2010 Pazar
çaba.
Geçen yıl kazara wii almış olsaydım eminim mezun olamazdım. Çok üzülmüştüm ama gerçekten de Belin arkadasımın dedigi gibi her seyde bir hayır varmış. Allah'ın dediği olurmuş. Müslüman dahi olmayan Belin arkadaşımın neden sürekli böyle şeyler söyleyip bunları kurandan ayetlere bağladığıysa çok ayrı bi konu zaten.
Neyse işte. Her hafta BestBuy'a gidip küçük küçük çocukları iterek oynadıgım wii tennis olsun, rock band olsun, hero olsun guitar olsun ,ki zaten hepsi bir paket degil mi?, bilimum oyunları kimseyi itmeden ve ensemde çocuk baskısı hissetmeden gönlümce oynama fırsatını yakaladım. Fırsatı yakalayınca tabi ki de bokunu çıkardım, çok afedersiniz.
Bu tarz interaktif oyunlarda öyle seviniyorum, öyle heycanlanıyorum ki, şarkıya başlamadan önce sesim falan titriyor, o bagetleri tutunca önce derin bi nefes alıyorum kendimi hazırlıyorum falan. Anaokulundayken bilgisayarda Hugo oynatacakları zaman da aynı böyle olurdum. Ama o anaokulundaydı yani, şimdiki neyin heycanı anlayamıyorum. O kadar kaptırmışım ki, yıllardır başarıyla gerçekleştirdiğim benmari usulü çikolata eritme işlemini bile karıştırmışım. 550gr sütlü çikolatanın yanmasına, ziyan olmasına sebep oldum. Allahtan benden sonraki girişimler de süt katma fantezisi yüzünden başarısız oldu da biraz temize çıktım. Bu sefer akmadı yani şelalemiz. Ha pardon bi 7 dakika falan aktı, süt gelene kadar...
Televizyonun üzerindeki kamera bütün geceyi kaydetmiş gibi bişi. Birazını izledim de, gitar ve solo eyvallah ama o davul çalan kişinin tripleri nolcak? Davul'u çalan kim olursa olsun belirli bazı hareketler var. Agız açıklıgı, kafanın azıcık öne egik olup kaş altından ekrana kitlenme ve renkler şaşırıldığı zamanki göz kırpıştırmalar. Herkes yapmış bunları. Sadece davullardan oluşan bir video yapmaya bile karar verdim.
Bu interaktif oyunlara olan hevesim umarım geçmez. Yani şuan pek geçicek gibi durmuyor, teknolojinin de sürekli ilerledigini düşünürsek sanmıyorum ki sıkılayım. Mesela o rock band'de ki çalan söyleyen grafik tiplere bence kendi kafalarımız konabilmeli. Mesela yani. Tabi yetkililer daha iyi bilir. Karışmak istemem.
-benmari: işte alttaki suyun buharında çikolata eritme olayı. neymiş suya değmicekmiş çikolatanın bulundugu kap. yoksa yanarmış topak topak olurmuş.
*bi de; köpek vardı Talya. Köpek mi insan mı belli değil. Ağzı var dili yok. Ben ki hayvanlarla anlaşamam Talyayla (tal yayla. haha) uyuyabilirdim bile. Zaten canım benim, bi parçası benimle beraber üzerimde bize gelmiş gibi. Hala çıkıyor bir yerlerden.
**bi de; bi ses kayıt cihazım oldu. Öyle sevindim ki. Ev telefonunun hattına bağlanıp kayıt alınabiliyormuş. Böyle bir şey yapabilecegini düşünmemiştim. Elimden geldigince çeşitli okazyonlarda bu ses kayıt cihazını max şekilde kullanmaya çalışıcam. Ne işime yarar bilmiyorum ama degerlendirmek lazım.
13 Mart 2010 Cumartesi
11 Mart 2010 Perşembe
girl chart.
Kafası karışık bir arkadaşımız "İlişkileri de planlayabiliriz, madem planlı programlı olmayı ögreniyoruz" diyerek aldı önüne A3 kagıdı. Böldü onu ikiyi, kızlarımızın ismini yazdı, sistematik olarak bölmeler ayırdı ve kafasındaki özellikleri mi diyim, belirleyici-seçici unsurları mı diyeyim bilemedim işte bir takım alt başlıklar belirledi. Hatırlayabildiklerim; Location/Accomodation, Occupation, Feasibility, Cultural level, Flexibility, Alcoholic stability, bi de şuan hatırlayamadıgım 2 şey daha vardı. Layout oluşturuldu ve 3 erkek baya A3 kagıdın etrafında bi 25-30 dakika buna kafa patlattılar. Bi ara karşılıklı tartışmaya birbirlerinin fikirlerini çürütmeye falan da çalıştılar. Ara ara göz atıp "nasıl gidiyor, kim önde?" gibi sikko sorular da sormadım degil hani. İlerde olur da bir gün bu kızlardan biriyle karşılaşırsam hemen aklıma bu "chart" gelicek. Hoş mu yani? Bence değil.
E tabi 1 dönem önce strategic design planing dersine giren eğitmen A.B. "Bütün hayatınızı planlıycaksınız. Bakın ben evililiğimi bile planladım. Akıllıca davrandım, ögretmen eş aldım. Kadınların günde konuşmak zorunda oldukları bi kelime sayısı vardır ve benim hanım bütün gün cocuklarla o sayının %70'ini zaten doldurmuş oluyor. Eve gelince de biraz muhabbet ediyoruz, yetiyor. Dırdır yok bir şey yok. Akıllı olun, mutlu olun." derse, bu adamlar da bunu yapar yani.
Esas üzüldüğüm kısım sonuç oldu, o kadar compare/contrast yapıldı. Kızlar farkında olmadan bir birleriyle çarpıştılar bi mücadele verildi, sonuç: "ikisi birden."
Oldu o zaman. :)
9 Mart 2010 Salı
beybi.
"Bi bebek kuzen istiyorum." yazmıştım en altlara. Ve evet teyzem hamile.
Son günlerde aldığım en hatta tek iyi haber bu sanırım. Nasıl garip bi sevinçmiş ya, diğer kuzenimin bebekligini falan çok hatırlamıyorum zaten ama şuan kuzen de demek istemem. Baya teyze gibi bi şey olcam heralde. Evet, baya teyze, teyze anne yarısı gibi bişi. Teyze olayım ben. Kız olcak gibi bi his var içimde. Ailedeki tek kız torun olma egemenligimi onunla paylaşabilirim, ben zaten yıllarca kaymagını yedim, şimdi sıra onda. Daha şimdiden "isim konusunda baskı yapmıycaksın" diye kendimi uyarmaya başladım.
Denize falan sokarım ben onu böle simidine ip baglarız salarız denize sonra çekeriz yemek tıkıştırırız agzına gene denize salarız falan, kuma gömmeler şakalar komiklikler.
Gerçi İstanbul'da olucak ama olsun, yetişirim ben, şımartırım da, çünkü teyzeler şımartır öyle bi misyonları var gibi. "Cansu teyze". Şuan kulağıma hoş gelmedi. Hiç gelmedi. Cansu yaparız onu ya.
Of baya mutluyum. Müthiş :)
*bi de; umarım yeni yıl beklenti listem aşağdan yukarı doğru gerçekleşmeye devam etmez. Lütfen, random olsun bari.
6 Mart 2010 Cumartesi
şiir 2
Şiir 2
Çizgili kağıt severim.
Çizgileri severim.
Kağıtları severim.
Kareli kağıtları sevmem.
Üst üsteyi sevmem.
Çizgi de olsa, herkes yerini bilmeli.
Hukuk dersinde 4 tane "şiir" yazmışım, biri bu. Çizgili kağıt kullanmıyorum bile. Evet Fikri ve Sinai Haklar dersinden hoşlanmıyorum ama keşke bu kadar sıkılmasam.
*bi de; bu "eser"leri değerlendirmem lazım.
5 Mart 2010 Cuma
sevgili teyze.
Sevgili teyze,
Adınızı bilmiyorum, yaşınızı tahmin edebiliyorum. Muhtemelen +70. Bugun Agora sinemalarında çok gözüme takıldınız siz benim.
Popcorn'unuzu aldınız. Yarısını poşete koydurdunuz, yarısını kutuda bıraktırdınız, poşeti çantanıza sakladınız. Sonra etrafta dolaşıp önce bir koltuga oturdunuz, ondan kaltınız bir diğerine oturdunuz. Neyse sonra ben girdim yerime oturdum. Tek başınıza girdiniz salona, ne tesadüf ki yanımdaki koltuk sizinmiş. Geldiniz, yanlışlıkla dirsegimle kolunuza vurdum, özür dilerim dedim, "sorun degil evladım" diye cevapladınız.
Daha film başlamadan kutudaki popcorn'u 5 parmak yiyerek bitirdiniz, bu arada bana bakarak çantanızı kollayıp durdunuz, popcorn kutusundan kurtulunca da bileginize geçirdiniz çantanızı. Biraz bozuldum ne yalan söyleyeyim.
Film başladı, hala etrafınıza bakmaya devam ettiniz, arkanıza dönmeye falan başladınız. Biraz rahatsız oldum ne yalan söyleyeyim.
15-20 dakika sonra duruldunuz. Film komedi filmiydi, hiç tepki vermediniz, gülmediniz, tek bir yerde güldünüz, orda da bir tek siz güldünüz.
Ara oldu, çıkmadınız. Ben çıktım. 2. yarı başladı, çantanızdan popcorn poşetinizi çıkardınız, o da 15dakika da tükendi. Biraz almak ister miyim diye sormadınız bile, halbuki beklemiştim. Biraz hayal kırıklıgına ugradım ne yalan söyleyeyim.
Film bitti, bütün credit'in bitmesini beklediniz. Sonra çıktınız gittiniz.
Ben niye size bu kadar takıldım bilmiyorum ama ilerde sanki ben de sizin gibi olacakmışım gibi geldi. Baya iyidiniz.
*bi de; haklısınız, film hakikaten o kadar da komik degildi.
3 Mart 2010 Çarşamba
su yolunu bulur.
Bu proje sebebiyle ilk defa okulumuzun iletişim fakültesinin yer altındaki mabedine indim. Aslında daha önce gitmiştim de, ilk defa radyoyu gördüm diyeyim. Ve bugün de bölüm başkanımızın "canlı cansız hayalet sürücüler" adlı programına konuk olarak katıldım. Bazı server aksaklıklarından dolayı canlı olamadı bu sefer. İyi mi oldu kötü mü karar veremiyorum.
Ne zor bi şeymiş ya öyle mikrofona konuşmak tribe girmek falan. Tribe girmek demiyim de yani böyle bi sanki sesini ayarlaman gerekiyormuş bi havaya girmen gerekiyormuş gibi geliyor. Neden bilmiyorum ama kesinlikle bugun o havaya giremedim, hiç sıkıntılı degildim ama bi garip oldum bi heycanlandım bi gerildim olmadı yani. Can hocanın playlistindeki hemen hemen hiç bir şarkıyı bilmiyor oluşum da ayrı bir fiyasko. Ne sorsa "bilmiyorum ki" "olabilir" "tabi" demek kadar utanç verici bir şey yok. Bi süre sonra o kadar yetersiz hissettim ki kendimi "Sigara kullanıyor musun?" diye sorduğunda "Galiba." diye bir cevap vermişim. Galiba ne demek ya!? Keşke çalışıp gelseydim diye kaç kere geçirdim içimden kimbilir... Hayır yani orada hocanın öğrencisi olarak gidiyorum, diyorum ki "bakın bu radyo artık benim de projem, elimden geleni yapıcam, bu radyoyu takip edilir hale getirecegiz" falan, ondan sonra da programda 12 yaşındaki çocuklar gibi "oladabilir, olmayadabilir" bazlı garip garip cümleler kuruyorum. Vallaha utandım.
Sonra düşündüm hakim olabilecegim bir konu olsaydı, yanımda da iyi bir arkadaşım olsaydı farklı olur muydu? Bi sonuca varamadım. Denemek lazım. Neyse bu ilk seferdi, bir iki hafta sonra belki tekrar giderim. Belki bi gazla bi program talebinde bulunuruz falan. Belli mi olur. Gerçi bu sesle zor. O kendime güvendiğim ve kendimden hiç emin olamadığım zamanlardaki ses tonlarımı biliyorum. Bugünkü kesinlikle ikincisiydi. Öyle ki, program banttan yayınlandı, ilk 15 dakika dayanabildim kendime, kapattım, açamadım.
*bi de; en son koreograf olamayacağımı öğrenmiştim, sanırım radyo programcısı da olamayacağım :) Böyle deneye deneye, su yolunu bulur demek istiyorum.
27 Şubat 2010 Cumartesi
22 Şubat 2010 Pazartesi
ıslak zemin.
Bi bar tuvaletinde tamamen ıslak zeminden kaynaklanan, hayati tehlike içermeyen bi düşüş yaşayan E.G.'ye içimdeki kahkahaları bastırarak hiç beklenmedik bir şekilde "Düştün. Acıdı mı? İyi misin? Tamam, olmamıştır bir şey. Boşver" diyerek yardım ettim. Ama orda böyle saçma, kesik cümleler kuracagıma kahkaha atsam çok daha normal bi tepki olurdu bundan eminim. Esas olması gereken düşen ve görenin eş zamanlı gülmesiydi.
Bi insanı ne kadar tanıdıktan sonra düştügü zaman gülebiliriz, yanında burnumuzu silebiliriz, tuvalet muhabbeti yapabiliriz, küfür edebiliriz, çok saçma hikayeler anlatabiliriz ya da kafamızla tanıştırabiliriz... Bunları hiç kestiremiyorum. Samimiyet dediğin nedir ve ne kadar sürede oluşur? Kafamı çok kurcalıyor, çok düşünmemek lazım aslında ama ne biliyim. Aslında düşününce ben hızlı bile sayılırım bu konularda ama. Yani.
*bi de; düşüş anı ayrı bir senaryo idi. Elini yıkayan körpe E.G. etrafında peçete arayıp bulamayınca benim 5 dakika önce yaptıgım gibi, çıktıgı tuvalete tekrar girip tuvalet kagıdı hamlesinde ayagını kaydırıp kendini yerde buldu.
14 Şubat 2010 Pazar
başlamasın.
Saat 1bucukta o MB106 kodlu studyoda olmamak için elimden gelen her seyi yapabilirim şuan. Çünkü biliyorum o studyoya giricez, elimize tek A4ten oluşan brief verilecek ve başlıycak gene her sey. Sonra da biticek. Bitene kadar biz de biticez bu sefer. Kimbilir ne sıkıntılar, ne anlaşmazlıklar, ne zorluklar yaşıycaz. 4 yıldır "Of hadi ya okul baslasın sohbet muhabbet" diyordum ama yok ya, bu sefer degil, istemiyorum. Ben olacakların farkındayım ama laptopumun henuz haberi yok. 2 hafta önce yedi son formatını ve suan office programları bile yüklü degil. Eminim çok şaşırdı bu duruma. Hep böyle rahat devam edecegini sadece internete girecegini sanıyorsa çok yanılıyor, yarın kurulum bombardımanına tutulucak zavallım. Dayan aslan parçası, senin de son 3bucuk ayın. Söz veriyorum çok yüklenmiycem.
*bi de; bi kaç gündür uyumadan önce bi ses kulagıma "ahahhaha. bitirme projene bile karar vermedin degil mi?" diyip gidiyor. Cevap vermiyorum. Hoş değil.
**bi de; A.T. Lady Gaga'ya aldırmadan ilk blogunu açmış. http://diyarimuebbet.blogspot.com/ Buraya hikayelerini koyacakmış, bir digerinde ise günlük paylaşımlar yapacakmış. Pekala.
8 Şubat 2010 Pazartesi
+60
1: Derya sanatkar yani.
2: Çooook.
1: Allah'ın verdiği yetenekler var üzerinde.
2: Sesi bile güzel yani, maşallah çok sanatkar, gül modeli mi o?
1: Bak Barış Manço'nun ailesi.
3: Bunları da Sulhi aksüt(?) mahvetti.
4: Şükür şükür şükür! Bittim!
Şuan dışarı çıkmak zorunda olduğum için gerçekten üzülüyorum. Bu programlar böyle güzelmiş.
sınırsız.

Son 10 günde 19 tane film indirmişim.
İnterneti yeni bağlattım, "sınırsız" olduğuna eminim ama psikolojik baskı ustası abim geçenlerde "Sınırsız olduğuna eminsin değil mi? Çok küçük de olsa hata yapmış olma ihtimalin var. Öyleyse direk kendine bi süre kalacak başka bir yer bul bence. haha." diyerek içime kurt düşürdü. Eminim ya! Eminim! Sınırsız! Ama ya değilse... Kesin bunu hemen öğrenebilmenin bi yolu vardır, en kötü arar sorarım ama nedense istemiyorum.. İlk faturayı beklemeyi tercih ediyorum. O cümlesinden 15 dakika sonra hiç bi şey olmamış gibi "Hey! The Book of Eli! Var mı o? İndirsene! İndir onu indir bana! Ha bi de The Crow, bulabilir misin onu rahmetlinin anısına indirsene onu da izleyeyim" demesi de ilginç. 21 oldu. Hadi bakalım.
Kendimi yukarıdaki Cara gibi hissediyorum.
7 Şubat 2010 Pazar
atölye15
Bugün şans eseri tekrar karşılaştım, info'ya linkler eklenmiş. Bi girdim sitelerine gecenlerde "oha bee evlere bak, bu sanal tur da baya iyimiş, dur dur bak daha terastaki jakuziye çıkıcaz, tüh keşke merdivenleri de teker teker çıkabilseydik, haha." yorumlarıyla kurcaladığımız sanal tur hadisesini o firmaya bu arkadaşlar -atölye15- yapmış. Baya şaşırdım nereden çıktı şimdi diye.
Müşteriler çok iyi :) Lisemiz, üniversitemiz, her gün ders arası gittiğimiz Agora AVM falan. İzmirde iş kurmanın da avantajı bu heralde, "ilk müşteri her zaman tanıdıklarınızdır" derler ya sanki burda herkes tanıdık, yıllar önce okudugun okul, alışverişmerkezleri falan bile tanıdık. Hadi üniversite kendi mezununa tabi ki verir de M.E.V. Avni Akyol Lisesine hayret ettim.
Sanaltur'a ihtiyacımız olursa;
http://www.atolye15.com/blog/
http://www.facebook.com/atolye15?ref=nf#!/atolye15?v=wall&ref=nf
göz - gönül - göz
Sonra her zamanki gibi "gözden uzak gönülden ırak" muhabbetine aklım takıldı. (Yediğim her azara ve tribe rağmen hala bunu savunuyorum)
6 aydır ilk defa görcegimiz bi arkadasımızı karşılamaya giderken A.Y.'nin "çok heycanlıyım. yan apartmana saklanıp süpriz mi yapsak? of içim içime sığmıyor" cümlelerine karşı arabadan bile inmeyip "of saçmalama ya 6 aydır görmüyosun yarım saat daha sarılmayıver, hem araba da ters yerde." demiş olabilirim evet. Sonra kendisi de gidip geleceği ve aynı tepkileri görmek isteyecegi için bu kadar abarttığını da söylemiş olabilirim evet. Ama bu demek değildir ki ben sevinmedim, heyecanlanmadım. bilakis heycanlandım (tabi ki arabadan indim de) hatta gözlerim doldu. Belki de o'nun o fazla hareketliliginden dolayı belli edemedim, o kadar çok cümleye, abartmaya kafam karıştı benim. Ayrıca gerçekten de 6 aydır görmedigim birine yarım saat daha sarılmasam ölmem, ama gittikten 2-3 hafta sonra aynı karşılaşma gerçekleşseydi eminim çok daha farklı olurdu, yani o zaman bile yan apartmana saklanmazdım o bütünüyle berbat bi fikir zaten de başka türlü şakalar komiklikler süprizler düşünülebilirdi çünkü muhtemelen o zaman daha çok özlüyo olurdum.
Yahoogroups, skype, msn, gtalk, facebook, twitter, friendfeed ve bilimum iletişim aracı ile ne kadar iletişimde kalabiliriz? Zaman olarak; epeyce ama ne kadar yani nasıl bi yakınlıkta kalabiliriz ki? Baya kalınıyomuş. Benim rekorum ortasondan bir arkadasım. En son işte 8. sınıfta görüştük, sonra mektuplaştık (ha mektup ve kargo faktörünü atlamışım), sonra msn, sonra dogumgunlerimizde kargoyla hediye yollamaya basladık (gecen sene onu da kesti sagolsun, ki 2gün var aramızda), facebook cıktı halimizi vaktimizi gördük, blog yazdı, sinsi sinsi okudum (ben de onu okumayı kestim gerci), radyoda program yapmaya basladı dinledim, bi 4 yıl önce istanbula gittigimde görüştük, sonra bi kere çeşmede görüştük, gene gittikçe geldikçe araşıyoruz, yani bu internet, "ay ben kapatcam ya facebook'umu, of twitter'ı da anlayamıyorum, aman canım mail mi kaldı, kim takıcak şimdi o garip mikrofonlu kulaklığı" diye her gün bok atılan araçlar aslında verimli kullanıldığı takdirde epeyce işe yarıyo. Ha tabi "ben interneti bilgi için kullanıyorum, sadece readerımı acarım işime bakarım. ayrıca tümdünyacebimdedirbenim paketim ile her yerdeki arkadaslarıma ceptelefonumdan arayarak ulaşırım" diyenlere eyvallah. Benim ki daha avea mobil öğrenci de. Olsun, 39 kontore 500 sms falan veriyolar, gerçi o yurtdışına geçerli değil. Gene de fena değil ya memnunum.
Neyse işte; galiba benim için ilk 1 ay sancılı, 1 aydan sonra her derdimi o kadar uzağa anlatmasam da olur. Tabi bu skype kullanımının sıklıgına da baglı gibi. Aradan aylar geçmeye başladığı an sanki özlemim, heyecanım bitiyo da yerine böyle bi rahatlık "aman nasılsa var" hissi geliyomuş gibi, zor geliyo gibi. Artık her gün degil de haftada 1 mail atsam da yetermiş gibi. Bence bu beni duygusuz bi insan yapmaz, önemli olan tekrar bir araya gelince nasıl olduğun, ha giden dönmüyorsa ona bi şey diyemem. Bi de gidip te dönememek dönüp te bulamamak var ama şuan yersiz.
Bi insanın "var" olduğunu bilmek güzel bi şey, istediğin zaman arayacağında ulaşabilecegini, konuşabilecegini bilmek güzel bi şey, sanırım o rahatlığı da veren bu. Ama zaten değer veriyosan doğrusu da bu. Yani, bu olmalı. Bence.
*Bi de; kafam karışmış.
**Bi de; anektodlar silsilesi.
31 Ocak 2010 Pazar
N.K.E.
Dün akşam Alsancak Tren Garı'ndaki konserine gittik. En son ağustosta Çeşme Babylon'da izlemiştim ve ne yalan söyleyeyim en keyif aldığım konserlerden biriydi. Zaten çok fazla konsere giden bi insan da değilim ama Babylon'a kim gelse gitmek isterim. Hiç bir yerde o kadar rahat ettigimi sanmıyorum.
Neyse, hiç Alsancak Tren Garı'na gitmediğim için tereddütlerim oldu ama içeri girer girmez alışıverdim oraya. En iyi yanı da havadar olması.
Ve Nil çıktı sahneye. İlk şarkı tabiki aynı "Aşkımız her zamanki gibi tehlikede". Bu ilk şarkıda pelerin şovunu yapması gerek, eteğinden tutucak pelerini 345derece (15kafapayı) açıcak ve orada şarkı sözleri gözükücek ama şansa bak tam şarkı başladı Nil çıkıcak, windows çöktü! Çökmek midir o bilmiyorum ama baya baya ekran işte mavi oldu yazılar geçiyor falan baştan başlıyor yani. Ah dedim gitti kadının şovu. Hakikaten de öyle oldu, gene de çıktı Nil açtı pelerini, şarkının ortalarına dogru düzeldi ama o hazırladıkları şov yerine pelerinden ekolayzer grafikleri izledik. Sonra çıkardı attı zaten aparatı.
Program aynıydı, "bi hikaye anlatayım, bi gün simpsonsları izliyorum" diyip "yalnız kalplerde atarlar" şarkısına geçisi, "kimler çiftkişilik yatakta tek kişi uyuyor el kaldırsın, haydi tanışın" muhabbetine bağlaması, en son "resmen aşığım" ile bitirmesin ve her zamanki gibi "bidahabidaha" fake'i yapıp tekrar "seviyorum sevmiyorum" diye coşturması falan hep beklendik şeylerdi.
Baktım, bütün şarkılarını bağırarak söylüyorum. Sonra baktım bütün şarkıları sürekli birine bi hitap şeklinde. O şarkıları söyleyebilceğim kimse olmamasına ragmen hepsini o kadar içten söylüyorum ki kendime ben bile inanamadım. Organize İşler'i bile söyleyemem İstanbul'a yani ne alaka. Bu kadının şarkıları böyle ya, söylettiriyor, birine söylemek zorunda değilsin bi anlam yüklemek zorunda da değilsin öylece bağırarak eşlik etmek zorundasin gibi.
"Evlendikten sonra da bi şey değişmemiş di mi?" dedi. Değişmemiş hakikaten, şimdilik iyi gözüküyor ama değişir gibi geldi bana, bana neyse.. Hamile kalmasa iyi olur. Ne gerek var. Bi tane yeter. Ben çok üremelerini istemem. Bi tane Nil Karaibrahimgil yeter. Biraz da kırgınım ona ben de haberi yok. Eğlendirdi gene. Sağolsun...
*Bi de; "Siz" ve "Uzaylı" parçalarını hep bekliyorum. Hiç söylemiyor.
**Bi de; "Kırık"ı söylerken arkada kirildim.com'dan balonlar gösterdiler. Benim yazdıklarım çıkar mı diye bekledim. Yok. Çıkmadı. Kesin Oğuzhan'ın ki çıkmıştır. İnceliğinden kırıldı çünkü o.
26 Ocak 2010 Salı
taşındık.
Bu odada hiç bir şey yazası gelmiyo insanın. Belki bana ait koliler henüz gelmedi diyedir. İnşallah öyledir. Daha sandıklardan çıkan, abimle internette satacağımız formalardan, oyuncaklardan bahsedicektim ama olmadı.
*bi de; anket sonucu; A.T. blog açsın 4, Lady Gaga 5. Neye yoracagımı bilemedim.
22 Ocak 2010 Cuma
defilecik.
Defile Koreografisi ve Organizasyonu demek uzun uzun mankenlere giysileri giydirip bi podyumun üzerinde yürütmek demek değilmiş. Kıyafetleri seçermişsin, sıralarmışsın, sonra mankenleri seçermişsin, boy sırasına sokarmışsın ve numaralandırırmışsın. Fakat listede yaptığın bu mükemmel düzen asla işlemezmiş çünkü her manken her verdiğin giysiye sığmazmış. Bu gibi durumlarda çakallık yapıp mankenlerin yerini değiştiremezmişsin çünkü o zaman yeri değişen mankenimizin 2. kıyafeti giymesi için yeterli süre kalmazmış. "O halde kıyafetlerin yerini değiştirelim" de diyemezmişsin çünkü onları renk,kumaş ve modellerini baz alarak sıralamıştın.
Çok güzel müzikler seçermişsin ama kısa gelirlermiş, ya daha baska müzikler eklermişsin ya da şarkıyı uzatırmışsın.
Soyunma odanı, kulisini, bilgisayar sınıfının yanına kurarsan temizlikçi beyler girer çıkarken göz ucuyla bakarmış mankenlerine.
Kafana göre çok güzel podyum ve sahne tasarlarmışsın para bulamazmışsın, tasarımı sadeleştirir değiştirirmişsin, asla kafandaki gibi olmazmış. E artık olana razı gelirmişsin çünkü çok vaktin yokmuş.
Her grup birbirinin mankenini kullanırmış, manken trafiği karışır yetiştiremezmişsin.
"Hazırlık aşaması videosunu ben okulda editleyebilirim" dersen, olay tamamen üzerine kalırmış. Okul bilgisayarı kaldırmazmış ama kimse "Tamam o zaman iptal edelim" demezmiş, evine alırmışsın evdeki bilgisayarın da kaldırmazmış, gene kimse "Olsun canım iptal edelim" demezmiş, sabah gelir okulun başka bilgisayarında çalışırmışsın o da bozulurmuş ama gene inatla kimse "Olmucağı varmış iptal edelim artık" demezmiş, seni diğer binaya yollarlarmış çünkü sen bu işe baş koydun bi kere, o bilgisayarları da işlem sırasında sormadan kapatırlarmış bu sefer gene kimse "İptal ediyoruz artık" demediği gibi bir de "Hangisine elini atsan bozuluyor sende bir şey var heralde" gibi garip bi cümleyle karşılaşırmışsın. Saatlerini bu başarısızlığa harcadığın yetmezmiş gibi son anda yaptığın powerpoint'e kimse kafasını cevirip bakmazmış bile.
Dönem boyu arkası dönük konuşan insanlar sıkıştıklarında size gelip "Ya nolur yardım edin giydirmeye bizim yetişmiycek" derlermiş ama çok ta iyi bi insan olmadığın için kafanı çevirir kanepelere yönelirmişsin, nasılsa senin defilen çoktan bitmiştir.
Mankenlerden bazıları son anda "Ama bu elbise çok kısa, giyemeeeeem" tribine bağlarlarmış, diz çöküp onlara laf anlatmaya çalışırmışsın. Okul öğrencisi olan mankenler dışarıdan gelenlerden çok daha güzel olurlarmış, hem fiziksel hem de insanlık açısından. Çok uzağa bakmamak lazımmış, bizim okulda baya cevherler varmış.
Sabah 10'dan akşam 7'ye kadar aç kalırmışsın, verilen ikramlar ve şaraplar 5para etmez olurmuş, bir kere bile oturmazmışsın artık başın dönermiş, yatağa yattığında uyumaz direk bayılırmışsın ama bu hep böyleymiş. Böyleymiş yani bu iş.
Ben bunları öğrendim bu sikko dersten. Ha bi de bir şey daha öğrendim; asla koreograf olmayacağım. İkinci dönem başka bir sikko seçmeli derste görüşmek üzere. Saygılar.
*Bi de; hazırlık aşamasından bir kaç fotoğraf paylaşayım bari, videoyu elime geçince koyucam.

20 Ocak 2010 Çarşamba
estağfurullah bakışı.
Bu beyefendiler "massimo martini design awards"un kazananlarıymış. Soldan sağa dogru Almanyadan ve İsrailden katılan 1. ve 3. lerimiz gayet kendinden emin, gururlu, mutlu bir duruş sergiliyorlar. Resmen yüzlerinden "Evet. Yaptım ve kazandım, mutluyum!" cümleleri okunuyor. Ama 2.lik ödülünü alan Japon Shuhei Senda öyle mi hiç? Gayet "Estağfurullah.. Bir şeyler yaptık ama işte sizin takdiriniz" bakışı o. Ellerinide önde bağladı muhtemelen. Mütevazi ya adam. Böyle böyle başarılı oluyolar. Gerçi birinciliği Alman'a kaptırmış ama olsun. Bugun 2 yarın 1.
18 Ocak 2010 Pazartesi
yehha.
Son 3 gündür ortalama 10 saat uyuyan bir grup son sınıf endüstriyel tasarım öğrencisi olarak bugün final projelerimizi sergiledik. Jürilere her zaman bok atılır ama bence sergi olayı keyifli. Aslında 8-10 kere aynı şeyi anlatmak, çok ilginç(!) sorular alıp durmak bazen sıkıcı ve yorucu olabiliyor ama herkesi öyle işleri önünde bir şeyler yapmaya, derdini anlatmaya, birilerini ikna etmeye çalışırken görmek çok hoşuma gidiyor.
Yapılan masraf da cabası. Sabah sadece çıktılara verdiğim 44tl evlat acısı gibi oturdu. Kendimi 35'e ayarlamıştım ve bunu çıktıcıda defalarca yüksek sesle dile getirdim yetkililerle ve arkadaslarımla sohbet esnasında. Buna rağmen kasadaki kadının "44tl" demesi beni şaşırttı :). Gerçi geçen yıllarda cok daha masraflı oluyordu diye hatırlıyorum ama bu yıl krizden midir nedir hepimize dert oldu. Hadi ben gene iyi atlattım. Kemeraltından hallettim model işimi. Her zaman söylerim, Kemeraltı bizi güçlü eder. Ama ürün tasarımı okuyup birebir modelleyen arkadaşların halini düşünemiyorum bile. Gerçi gördüm. "1 lira var mı abi?" "Abi 2bucuk liran var mı be yicek bişiler alcam?".
Her şeye ragmen iyidi ya. Rahatlık iyidir. Bi de uyursam yarın öğlenlere kadar. Oh.
*bi de; sanırım artık mezuniyet projesi için bi konu bulunsa iyi olur. sanki.
13 Ocak 2010 Çarşamba
boyu boyuma.
Bu ayın fotoğrafı budur!
1buçuk metrelik dostum B.S. boyu boyuna arkadaşlar bulmuş.
Bebeklerin boyu 130cm. Kutusunda yazıyor. Bravo B.S. İnsan böyle kendini bilmeli.
*bi de; "ben eğleniyorum, daha yeni şeylerle geleceğim" dedi 1buçuk.
11 Ocak 2010 Pazartesi
tadilatta.
Ben artık benimkini değiştirmek istiyorum. Çünkü benim yaşadığım bir şey bile değil. Hadi onu geçtim, tanıklık ettiğim ya da tanıdığım bir insanın anısı bile değil! Arkadaşımın arkadaşının yaşadığı, arkadaşımın da başka bir arkadaşından duyduğu bir şey bu. Ama bi hikaye her zaman mı işe yarar ya! Yaklaşık 4 yıldır aynısını kullanıyorum. Burada da paylaşıp buna bi son vermeye karar verdim. Olay şu;
"Ya esas, o değil de; bi gün bi arkadaşımın 2 arkadaşı Konak Pier'de sinemaya gidiyo tamam mı, kızlar bakıyolar böyle film afişlerine.. Sonra birinin telefonu çalıyo, açıyo işte, diyo ki; 'Kızım, çok ünlü bi fransız filmi gelmiş galiba, bütün salonlarda o oynuyoo tadil-atta diye bi şey'"
Yani tam olarak yanlış telaffuzu yazıyla nasıl verebilirim bilmiyorum ama araya - (tire) koyarsam bi de onu hızlıca okursak oluyor. İşte bu kızlarımızın yaşadığı saflık, bir kelimeyi yanlış okumaları, birden başka muhabbetlere gebe oluyor. Ya onların kişiliği üzerinden devam ediliyo ya da herkes başka yanlış telaffuzlardan bahsediyor.
Beni yaklaşık 4 yıldır zor anlarımda kurtardıkları için teşekkür ederim. Ama sanırım artık kendi anılarımla devam etmek istiyorum. Böyle bir dayanağım olmazsa eminim aklıma bir şeyler gelir. Ya da biraz kendimi geriye çeker ve o sıkıntılı ortamı dağıtmaya çalışan kişi olmaktan vazgeçerim. İzlerim böyle beklerim biraz da başkaları kendini ortaya atsın diye.
*bi de, biliyorum çok saçma ama çok oluyor bu olay.
**bi de, başka muhabbetlere gebe olmak.
9 Ocak 2010 Cumartesi
lütfen yanlış anlamayın.
Bi an gözlerim doldu, kendi ortaokul yıllarım aklıma geldi.. Neden ortaokuldayken her haftasonu en az 10 kişi dışarı çıktığımızı sorguladım. Neyse ki yalnız değilmişim, M.Ş. ler de öyle aşırı kalabalık çıkarlarmış dışarı. 10-15 kişi sinemaya gitmek, BurgerKing'in aşırı sıcak altkatında masaları birleştirmek, hep böyle geçti 1-2 yıl. O kızlara özendik. Onlar şuan 3 çok yakın arkadaştı ve muhtemelen bundan 10 yıl sonra gene öyle olucaklar. Zaten hepimizin öyle olur. Çok kişiler eklenir ama o kemik bozulmaz, bozulamaz.
Neden böyle bir şey yaptığımızı hiç bilmiyorum, büyük ihtimalle çok sempatiklerdi diye, oturup onlara not yazdık.
Fotograf makinam olmadıgı için(!) onlara verdigimin fotografını koyamıyorum ama müsfette(!) olanı paylaşmak istiyorum. Deneme yazım hiç okunmadığından hepsini buraya tekrar yazıcam."Merhabalar;
Biz şuan peximette çapraz masanızda oturan Ekonomi Üniversitesi İçmimarlık ve Endüstriyel Tasarım bölümlerinden mezun olmak üzere olan 2 arkadaşız.
Sizi görünce eski günlerimiz aklımıza geldi. Tam olarak yaşınızı kestiremiyoruz ama biz o yaşlardayken sürü halinde geziyorduk ve sizin bu çekirdek halinize çok özendik.
Gerçek dostluklar inanın o zamanlardan kalıyor. İlerde çok fazla insanla tanışılıyor fakat hiç biri o dostluklar gibi olmuyor.
Belki bize şuan bunu yazdığımız için gerizekalı gözüyle bakıyorsunuz ama umrumuzda değil.
Sadece paylaşmak istedik.
Kendinize iyi bakın. Süpersiniz.
Cansu.Melike."
Yazdım, sapık gibi masalarına gittim. "Merhaba, yanlış anlamayın ama biz size bi şey yazdık onu vericem ben şimdi. Öyle yani. Afiyet olsun." dedim, suratlarındaki o "noluyo yaa? noluyo?" ifadesini görünce de utanıp arkamı döndüm kaçtım. Önce ne olduğunu anlamadılar haklı olarak ama sonra okudukça gülmeye başladılar, bi diğeri ellerinden çekti almaya çalıştı falan, sonra gülerek bize bakıp "13!", "13 yaşındayız! teşekkürler." dedi. Sonra içlerinden biri yanımıza gelip kalemimizi aldı, belli altta kalmıycaklar yani :) ve bize peçete kağıdına yazılmış şu cevabı ilettiler.
*bi de; isimlere gel ya, nerede o ayşeler aliler.

