30 Aralık 2009 Çarşamba

ev gezmesi vol.2

Geç gelen yazı;

Ev gezmelerini seviyoruz. Kim sevmez ki? Etrafınızda memnun etmek uğruna her şeyi yapabilecek bi ev sahibinin varlığı ve bundan sonuna kadar yararlanabilme fırsatı "misafir" sıfatının, sözcüğünün, her ne ise, sözlükteki anlamıdır benim için.

Her misafirlik anlatılmaz, anlatmaya değmez, ama bazı misafirlikler, ev gezmeleri vardır ki kapıdan çıkar çıkmaz bir sonrakinin planı yapılır. İşte bu da onlardan biriydi. Joker suratlı makarna salatasından sonra yemek menüsü epeyce bi level atlamıştı. İzmir'in gelmiş geçmiş en kıro süpermarketi olan yılbaşı süslemeli Kibarım'dan alınan bilimum alakalı, alakasız malzeme ile yemekten sorumlu arkadaşımız G.K. bir yarışmadaymışçasına sınava tabi tutuldu ve inanılmaz bir performans göstererek ortaya görülmeye değer bi menü çıkarttı. Görülmeye değer olmasının çok fazla anlamı yok tabi, esas önemli nokta yemeğe değer olmasıydı. Değdi mi? Değdi. Değdi. Değdi. (Biraz daha tekrar edersem bu sözcük çok garip bir hal alıcak, anlamını çoktan kaybetti. Haha)

O gün işler biraz farklı gibiydi. Fransa'dan gelen Türk asıllı arkadaşımız A.C.Ü'yü memnun etmek adına sanki hepimiz birer ev sahibiydik. Işın kılıcı ile karşılamalar, çeşitli oyunlar, komiklikler, şakalar, iltifatlar, ilgi, alaka vb. Fakat, kendisinin "sempatik" tavırları ve arkadaş canlılığı onun bulaşık yıkama gerçeği ile yüzleşmesine sebep oldu. "Bu kadar çabuk kaynaşırsan bulaşıkları da gayet yıkarsın." dersini vermeden yollamadık arkadaşı.

Bu fotoğraf benim gözümde gereksiz lüksün ve keyifin simgesi... Çikolata değil, çikolata şelalesi... Vodka değil, deri kılıflı zımbalı Absolut rock edition... Bu sahnenin revize edilmiş halinin fotoğrafı bende olmadığından koyamadım. Ama zor değil, her körpe beyin, zihninde o masanın üzerine kallavi bi meyve tabağı ve bonibon kasesi yerleştirebilir diye düşünüyorum. Teşekkürler.

*Bi de; kırgınlık olsun istemem. puanlama yok. alınganlıklar falan oluyor. olmamalı.
**Bi de; evet şelalenin en üst katı ters duruyor, anca sabah farkettik. neyse.
***Ha şarkı; why does it always rain on me - travis , bu sefer o da zihinden :)
****Ya; Kibarım 15. şubesini açmış. yeni öğrendim. ama sözümü geri almayacağım. bu başarı denilen şey neyle orantılı anlayamıyorum. market için tasarımla olmadığı kesin.

27 Aralık 2009 Pazar

psd kravat

Az önce kravat görseli ararken karşılaştım bununla. Sudokulu falan görmüştüm de, bu tool bar baya iyimiş.

***O değil de, o mouse hand'i ataça bağlıymış da ilerletiyomuşsun tool bar üstünde. Bunu da yeni farkettik.

22 Aralık 2009 Salı

5 dakkada değişir bütün işler.

Hep filmlerde görürüz. Annesi kızı kapıda geç kalma pahasına tutar ama kız bu bahaneyle yolda hayatının aşkıyla karşılaşır. Annesine maruz kalmasaydı, asla o cocukla aynı otobuse binemezdi.

Taksi bütün kırmızılarda durmasaydı Natalie o gün 11 Eylül olayında can vericekti. (tabi ki salladım)

Bu tarz olayları her duyduğumda; "Ohooo böyle düşünürsek kafayı yeriz, bunlar sürekli olan şeyler, kaderin falan çok üstünde durulmamalı ya" diye sitem ederdim. Ta ki bugün başıma gelene kadar...

Annemin attığı "Bekle bi yarım saat, geçerken alırım eve beraber çıkarız" mesajını unutmayıp okulda bekleseydim taksideki o tipinden hoşlanmadığım kadınla hiç karşılaşmıycaktım. Hadi mesajı unuttum, bugüne sıkışmış gibi, öğrenci kimlik kartımı yeniletmek için öğrenci işlerine gitmeseydim her türlü o taksiden önce evde olurdum. Hadi kartın son günüymüş, taksi durağındaki o gereksiz karmaşa yaşanmasaydı, ya da o 169 son sürat gelmeseydi, arkasındaki konvoyu araya sokmasaydı, bize yol verseydi ben gene her türlü o içinde garip kadın olan taksiden önce evdeydim. Hiç karşılaşmıycaktık. Zaten yanlış yere çıkmış. C blok bir alt yokuş.

19 Aralık 2009 Cumartesi

bunu sana aldım.

-yazıyı destekleyen görsel-modelleme hatta-

Yeni yıl yaklaşıyor, indirimler de başlamış, e malum yılbaşı hediyeleri alınıcak.

Hediyeler verip insanları sevindirmeyi, o ifadeleri görmeyi çok seviyorum ama nedense hediye aldığım zaman aynı sevinci yaşayamıyorum. Beğendiğimi belli edemicekmişim, karşımda ki yanlış anlıycakmış endişesiyle saçmalamaya başlıyorum. O yuzden, bir başkasına hediye vermek, hediye almaktan çok daha fazla mutlu ediyor beni.

Halbuki hediyeyi beğenmemek diye bir şey olamaz yani sonuçta havadan, hiç yoktan gelen bir şey, illa ki sevinirsin. Biri sana durduk yere hediye paketine sarılmış 1,5 litrelik su verse, açınca, onu görünce sevinirsin, tamam hadi sevinmiceksen de en azından o hayal kırıklığına gelene kadar heyecanlanırsın. Bence hediyenin amacı da o zaten. Hediye dediğin, senin aklına almak gelmiycek bir şey olmalı. Benim gidip de alabilcegim bir kazağın bana hediye olarak gelmesinin çok ta bir heyecanı yok. Ben de gider alırdım. İlla kazak alıcaksan, yani işe yaramasını istediğin bir şey alıcaksan git benim aklıma gelmeyen, almayacağım bir kazağı al. Ki asla hediyede kıyafetten yana değilim. (Ya yanlış anlaşılmasın bugune kadar doğumgunlerimde kazak hediye eden arkadaslarım oldu evet, tabi ki de begendim, burda anlatmak istedigim nokta başka :))

Emrah'ın Seren Serengile kendi elleriyle yaptığı bilekliği hediye etmesi unutulmaz bir sahnedir mesela. Kendi yarattığın bir şeyi hediye etmek tabi ki çok özeldir, anlamlıdır ama işte onun için de en az Emrah kadar yetenekli olmak lazım. Emrah kadar olamasam da bazen hayal gücümü ve varolan teknolojiyi kullanarak güzel jestler yapabiliyorum ama onun da bazı handikapları var. Bir sonraki hediyede daha iyi olman lazım. Mesela Emrah ertesi yıl parayı bulup Seren Serengil'e güzel bir kazak satın alsaydı eminim Seren bozulurdu. Çıta yükseldi bi kere, el emeğiyle devam etmek zorundasın. Burda strateji devreye giriyo. Hiç bi zaman yapabildiğinin en iyisini yapmıycaksın ki beklentilere karşılık verebilesin.

Bi sonuca varmam gerekiyorsa eğer, ki gerekmez; hediyenin fiyatı ve işlevi çok da önemli değil, o an için sana ne hissettirdiği önemli. Bi klişe var ya hepimizin sığındığı; "Düşünmen yeter", gerçekten de öyle. Kim ne derse desin. Yeni yıl geliyor, lütfen hediyelerimize burun kıvırmayalım, alınmaya da bilirdi.

*bi de; yeni yıl gecesi olayını bir türlü sevemiyorum. son 3 yıldır çaba içersindeyim, evimde oturmuyorum. ama hala. ne biliyim. çok mu gerekli?

twit

Geçen gün seminer dersinde sunum yapmak için Sertan Özbudun (Bun design'ın kafası) geldi. Çok samimi rahat bi sunumdu hakikaten, zar zor girmeme ragmen ben bile sıkılmadım, hatta biraz daha abartırsam, "zamanın nasıl geçtiğini anlayamadım" bile diyebilirim.

Her şey iyi hoş, konu birden arkadaşlık sitelerine geldi. Sosyal ağın önemi, insanların internette ne kadar çok zaman geçirdiği, maillerini 3 dakikada kontrol ederken facebookta 50 dakika takılması gerçeği falan derken twitter da durduk. Slaytta da yazıyo "Bugün twitterda neler öğrendin?" Şöyle bi düşündüm, haftada 1 girdiğimi ve cok ta hayat kurtarmayacak günlük bilgiler aldığımı farkettim. Bi nevi gene internette kendini update etmen gibi bi şey sanki. Yeni ne olmuş ne bitmiş hangi site çıkmış, kim hastalanmış, orda hava nasıl, hangi film, kim, nasıl, hadi canım, vb.

Baktık, bizim koca sınıfta 4 kişinin twitter'ı var. 2 arkadaşım çok önce açmış bırakmış, ben anca haftada 1 giriyorum, digerine sormadım valla, kimmiş diye dönüp de bakmadım bile açıkcası (geç kalıp en öne oturmak boyun ağrılarına sebep olur).

Sonra S.Ö. kendi öğrendiklerini okudu iphonundan, nasıl kullandığını anlattı, öyleydi böyleydi derken sunum bitti. 3 saatlik sunumun çıkışında, sanki başka hiç bir şey konuşulmamış gibi herkesin twitterdan bahsetmesi kısa vadede olacakların habercisiydi (direk fal cümlesi; bu balık kısa vadede olacak malmülk alımının habercisi). O akşam 8 kişi birden takip etmeye başlamış beni twitterda. Adam bir anlattı, herkes twitter açmaya başladı. Ben de gün içinde sürekli bakıyorum artık o sunumdan sonra. Neden öyle oldu ki? Ben anlatsaydım da aynı etki olur muydu acaba? Herkes açmaya başlar mıydı? Orada Sertan Özbudun'un sıfatı mı etkiliydi yoksa anlatış şekli, ikna kabiliyeti mi? O anlatırken böyle bir etki yaratıcağının farkında mıydı?

Denemeye karar verdim. Bu hafta studyoda herhangi bir şeyi takıntı haline getirtmeye çalışıcam. Ya da en azından kullandırtmaya. Mesela googlewave. Davetiyelerim de artmış, 3-5 kişiyle de hiç bir işe yaramadığı çok açık. Bakalım etkileyebilecek miyim. Abartmıyım, sosyalleşme sitesi olmadığından googlewave'in takıntı haline gelmesi çok zor. Ama en azından davetiye istetip, ilk girdiklerinde denemek için bile olsa mailleşmelerini sağlayabilirim bence.

**bi de; blogumun herkese açık olmasına ragmen dönem arkadaslarımın okumadığını bilip (2kişihariç) arkalarından alenen plan yapmak ne kadar da keyifli.
**bi de; itiraf ediyorum, twitter açmış olmamın sebebi Natalie Portman'ın orada olabilme ihtimali idi. Ama hala bi verified profile yok adına. Neyse, kendi bilir. Aynısı Johnny Depp için de geçerli.

17 Aralık 2009 Perşembe

Suna Kıraç Kütüphanesi-Bir kütüphaneden çok daha fazlası..

Sıradan bir kütüphaneden farklı olarak kitaplarıyla değil, çalışma alanlarıyla popülaritesini kazanmıştır.

Adı üstünde gece gündüz açık olan, öğrenci merkezine 2 dakika uzaklıktaki 7/24leriyle.. (geçenlerde bilgisayar mühendisliğinde 3. sınıfta okuyan bir arkadaşımız biraz yüksek sesle "ya burası ne zaman kapanıyor" dedi de bir kahkaha tufanı oldu bu 7/24lerden birinde hiç unutmam.. o kadar meşhurdur)

ku.edu.tr yerine facebook.com.tr adresinin daha sıklıkla ziyaret edildiği toplama bilgisayarlarıyla..

Kendi öz yatağınızdan daha rahat uyuyabileceğiniz, muhtemel maliyeti konusunda milyarlık rivayetler dönen özenle serpiştirilmiş deri koltuklarıyla..

Sizi kimi zaman yumuşacık sesiyle "günaydın" diye deri koltuklardaki uykunuzdan uyandıran..
Kimi zaman, ona hırçın bir şekilde karşı geldiğinizde "pardon isminizi öğrenebilir miyim? yoo yoo şikayet etmeyeceğim, çok cesursunuz, hakkınızı aramanız çok hoşuma gitti, aileniz sizi çok iyi yetiştirmiş..sadece isminizi öğrenmek istiyorum, sizi unutmayacağım.." gibi ilginç demeçleriyle bizi şaşırtan..
Burası "uyuma yeri" değil, burası "muhabbet yeri" değil, burası "yemek yeme yeri" değil gibi uyarılarıyla kelime dağarcığı yetersizliğinden muzdarip kütüphane görevlisiyle.. (bkz. videoklibin sonunda "kütüphane kapanıyoor" diye bağıran yağız delikanlı)

Sınavdan önce asistana gitmek yerine kütüphanede tur atıp çalışmış insan arayanıyla..

Migrostan alınmış mandalin ve john's coffee sütlü nescafeleriyle çalışma masalarına mıhlanmış "çalışan ama yapamayan"larıyla...

Kütüphanenin önünde sigara içip, gelen geçenle "curve yapar mı abi.. devamsızlık şu kadar oldu abi..rapor mu alsam abi.." lerle bezeli muhabbetlere girerek, kütüphanenin yakınında geçirdiği vakitle orantılı olarak çalışmış olduğunu sananlarıyla..

Siz kitap ya da dvd ödünç alırken, sanki cennetin anahtarını ellerinize bırakıyormuş gibi gülümseyen ricky martin saçlı bir diğer kütüphane görevlisiyle.. (bkz.videoklip, melek kanatlı bay)

Xerox'ta fotokopi çekerek hayatını kazanan ama ekonomi okuduğunuzu öğrendiğinde "bırak yaa.. dünyanın başında yahudiler var.. siz neyi okuyosunuz daha.. vakit kaybı.." diye fikir beyan eden abisiyle..

Koç Üniversitesi'nin en az Suzy's (tuzlu! yemekler yiyebileceğiniz bir üniversite kafeterya-restoranı) kadar sadık bir kitleye sahip bir diğer mekanıdır.

ps. Hayır ne Henry Ford ne de Suzy şu an hayatta değildir.

ps.Henry Ford anısına yapılmış binaya girip "Pardon,Henry Ford'la görüşebilir miyim?" diyen Koç'lu kız seni hürmetle anıyorum. Sen bu üniversiteye aitsin..

Şu 4 senenin en güzel muhabbetleri kütüphane civarında edilmiştir.
En çok sigara da aynı yerlerde içilmiştir.
Ders çalışmanın sıkıntısına ancak SKL'de omuz omuza ter dökerek katlanılır.

Seni çok seviyorum kütüphanem.

işte kütüphane. evet.

Bu aralar kendimi çok başarısız hissediyorum. Tamam hiç bir zaman başarılı bi öğrenci olmadım ama sanki son sınıfa gelince işe yaramaz, hiç bir şey yapamayan, 1 saatte biticek raporu 3 güne yayan gereksiz bi insan oldum çıktım.

Başladım düşünmeye... Dedim acaba bunun, başarının, sırrı ne? Ben nerede hata yapıyorum? Ortada gercekten bir hata var mı yoksa olması gereken mi bu?

Sonra farkettim ki, ne zaman "başarılı" bi kaç arkadaşımı arasam, "kütüphanedeyim" cevabını alıyorum. Dedim olay kütüphanede mi acaba? Bunun üzerine, 4 yıldır sadece kitap almak için uğradığım kütüphaneye biyersel olarak ders çalışmaya gittim. Başarısız olan ilk denemem 15 dakika sürdü. Bunda cami manzarasının büyük payı olduğu kanaatindeyim. Dedim bana göre değilmiş yani kütüphanede çalışmak, çok sıkıcı bi kere, bi de herkes önündekine konsantre olmuş durumda.

Aslında hepimiz "kütüphane yani ne kadar eglenceli olabilir ki?" diye düşünürüz ama öyle kütüphaneler var ki sırf tanıtım videoları için jingle hazırlanmış. O kadar olsa gene iyi, hani tamam böyle arkada müziği çalar, kütüphane fotografları geçer falan sen de tanırsın ortamı ama bu insanlar, bu tanışmak, beraber çalışmak istediğim insanlar bizzat kendileri oynuyorlar tanıtım videosunda. (Hadi şuna klip diyelim, resmen klip çünkü. Moonwalk bile var.) Ve hepsi mutlu, rahat. Belli severek oynamışlar, severek çalışıyolar. Bu klibi izleyipte oraya gitmek istemeyen bir insan olduğunu sanmıyorum.



Yani şimdi ben bu videoyu izledikten sonra nasıl verimli çalışabilirim cami manzaralı bi kütüphanede? İstiyorum ki böyle ben tam konsantre olmuşken, melek kanatlı biri moonwalk yaparak gelsin, benim sırtımı sıvazlasın, "çok iyi gidiyorsun, devam et" desin, hatta "yapamadıgın olursa bana gel, burada cok kitap var illa ki çözeriz" gibi cümleler de kursun, giderken "güle güle" desin, ben de ona "hoşçakalın" diye karşılık vereyim...

Sonuç olarak başarısızlığımı okulumun kütüphanesine bağlıyorum. Oh be. Resmen kafam rahatladı, sorun bende değilmiş.

16 Aralık 2009 Çarşamba

kırık

kirildim.com

Ne de güzel olmuş, pek de güzel olmuş.

Benim de sevgilim Serdar Erener olsa, ben de her şarkıma web sitesi yaptırtsam. Şarkım yok ama yazardım yani dert değil.

Tabi ki de eksik kalmadım, neye kırıldığımı yazdım, yolladım küçük notumu diğer yuvarlakların arasına. Şimdi de bulamıyorum, o n'olcak?

8 Aralık 2009 Salı

naber tatlım(!)

Sevgili İstanbul,

Seninle açık konuşucam, uzatmıycam. Benden hoşlanmadığını biliyorum, ben de sana bayılmıyorum zaten gerizekalı. Sana karşı olan iyi geçinme çabalarımı çok önce bıraktım. Yani artık istesen de yüz göz olmam shitface.

Bak bu hafta geliyorum, ama sana değil. Buradan dostlarımla beraber oradaki eş dostla vakit geçirmek için geliyoruz, hiç üzerine alınma, umrumda değilsin. Her yer insanlarla güzel derler ya hakikaten de öyle. Zaten gene soğumuşsun, ziyaretimi mi duydun nedir. Gerçi hakkını yemiyim Aralık ayındayız olması gereken o, senin de doğaya karşı bi misyonun var sonuçta. Ayrıca domuzgribine yakalanmam için toplu yerlerde bulundurup çeşitli katakulliler yaratıcağını da biliyorum ama yemezler. Geldiğim gibi giderim arkama da bakmam.

Öyle yani, umrunda olmasam da sana borçlu olduğum açıklamayı yapmak istedim. Bir gün farkedip üzülüceksin, bana ihtiyacın olduğunu anlıycaksın ama benim de sana ihtiyacım olsa dahi inadına seni reddedicem. Gerçi büyük konuşmıyım, belki de gün gelir buzlar erir. Buz dediğin nedir ki zaten.

Kendine iyi bak. Dostlarıma iyi bak.

Saygılarımla,

Cansu.

*bi de ; şu canını sıktığın orta yaşlıları buralara yollamaktan vazgeç, kazık çakıyolar, kalabalıklaşmaya başladık. Bi ricam da yeni bir tatil beldesi yaratman yönünde. Lütfen. Öptüm.

5 Aralık 2009 Cumartesi

sevgi saygı

Taksiciler konuşmayı severler ya hani. Bi de hepsi kendince insan sarrafıdır, her gün bir sürü değişik insanla karşılaşırlar, sohbet ederler. Ben bu sohbeti her zaman minimumda tutmaya çalışıyorum, ne yapayım, konuşamıyorum, konuştuğumda da yalan söylüyorum anlamadığım bir şekilde. Genellikle taksiye binmemle inmem arasında ki sürede geçen tek iletişimim: "Merhaba, iyi günler, Balçovaya gidicektim ben. / Buyrun, teşekkür ederim, hayırlı işler." Bence gayet makul.

Ama bazılarımız var ki artık utanmasa taksicinin numarasını alıcak inmeden. O derece bi samimiyet o derece bi ahbablık söz konusu. Bahsettiğim kişi Efecan Çakmakçı. Evet. Kısaltarak E.Ç. yazmıyorum ki olurda belki bir yerlerde karşılaşırsanız, tanışırsanız bu yazıyı hatırlayın.

Bi keresinde, yol yerine sürekli gökyüzüne bakan tehlikeli taksicinin "Ben lotomu bulutlardan oynarım, bak abicim görüyo musun 3'ü orda! Bak bak! Bulutlar bana rakamları gösterir ben de not alırım." gibi saçma bir cümlesine, "Doğru söylüyosunuz. Tabi. Çok şükür. Böyle tabi nerden görünceği belli olmaz, gök yüzü olur, bulutlar olur. Tabi. Kazanıyo musunuz bari?" cevabını vererek o bitmeyecek olan muhabbet kapısını aralamadan, tamamen açtı, kapanmamacasına... Şans oyunlarına haftada ne kadar harcadığından, kuponları çorabında sakladığına kadar her şeyi öğrendik. Sonra noldu, "Hayırlı işler! Sevgiler! Saygılar!" diyerek indi Efecan arabadan. Ben devam ettim...

Dün gece de yağmurlu havada taksiciliğin zorluklarını tartıştılar Efecan, A.T. ve blazer ceketli taksici abimiz. Tekerlerleklerin yol tutuşu falan derken bi an kendimi ani frenlerin ortasında buldum. Neymiş, taksici abimiz yağmurlu havada yapılması gerekenleri, nasıl frene basılcağını gösteriyor. Efecan bu sefer yalnız değildi. A.T. "Nerde o eski taksiciler! Efendim şimdikiler öyle değil, bacıya sarkan mı ararsın, küfredeni mi ararsın." diyerek Efecan'a ve taksici abimize yeni tartışma konuları açıp duruyordu. Her zaman ki gibi ilk Efecan indi. Hayırlı akşamlar diledi, taksici abimizle tokalaştı ve indi. Daha sonra A.T. ve B.E. indiler. Ben devam ettim...

Son durakta oturmanın verdiği sorumluluk çok büyük. Hem paraları toplamam hem de başlatılan muhabbeti devam ettirmem, doğru zamanda da bitirmem gerekiyor. Paraları toplamak neyse de, muhabbet kısmında hiç bir zaman taksici abilerimize ayak uyduramıyorum, o da yetmiyormuş gibi bir de İzmir'in en dik yokuşlu, virajlı dağına kadar çıkartıyorum onları.

Biliyorum hiç bir zaman sizlere layık bi müşteri olamadım. Neyse ki Efecan gibiler var.

3 Aralık 2009 Perşembe

un poco de espanol

"Hayat dediğin soldan sağa 5 şişe, gerisi palavra" başlıklı bir mail aldım teyzemden. Altında da bu resim.
Çok şükür 7 dönemdir aldığım ispanyolca "la vida en cinco botellas" cümlesini anlamama yaradı. Başlığa gerek yokmuş.
Gerisi palavra!

(biliyorum ingilizce bilen biri de bu cümlenin ne olduğunu anlar, ama olsun, gene de bi şey. okurken teleffuz falan.)

evcil hayvan faciası

Çok sevdiğimiz evcil hayvan Nataşa bugün talihsiz bir biçimde pencereden düşmüş... Evet, pencereden düşmek... Nasıl bir eylem acaba, keşke kamera kayıtları olsaydı da izleseydik. Bazıları görülmeyen varlıklardan kaçtığını, bazılarıysa 4 aylık yaşamından sıkılıp bilinçli bir şekilde atladığını yani düştüğünü düşünüyor. Neyse ki 4 kat Nataşa'ya koymadı. Adele kasılması sebebiyle hafif sekse de hala bizimle Nataşa. Demek ki daha yapacakları bitmemiş, zamanı dolmamış. Teşekkürler Nataşa.

2 Aralık 2009 Çarşamba

teknik yazı okumayı sevmem.

Bugün de o günlerden biriymiş...

Hiç planlamadan, aklımda bile yokken odamdaki "gereksiz eşyalar dolabı"nın önünde buldum kendimi. Açtım, gizli bi iş yapıyomuş gibi etrafı kolaçan ederek en aşağdaki gereksiz anahtarlık koleksiyonunun arkasına gizlenmiş olan orta boy metal kutuyu çıkarttım. Baktım bi şeyler anlatmaya çalışıyo sanki. "Açmaaaa, açma dostum açmaaaa. Ergenliiiiiik. Git ödevini yaaaap, vakit kaybediceksin hatırlama bunlarııııı. Büyüdün seeen, zeka yaşın da ilerlediiii, gerçekteeeen, açmaaaaa." Aldırmadım. Açtım tozlu kapağını. Hakikaten de tozluydu, ya zaten o kutuların olayı o, tozlu olmak zorunda, yoksa olmaz. Bakıyorum tozlu değilse henüz üstü açmıyorum mesela daha vakti var diyorum bırakıyorum.

İçindekiler; 1 adet kapağı simli güllü, kilitli, kokulu şiir defteri, 1 adet günlük, 1 adet ingilizce defteri (ne alakaysa), 1 adet üzerine notlar tutulmuş anonim kağıt parçalarının olduğu poşet dosya. Genelde mektuplar da olur bence ama benim pek yok. Demek ki pek iletişim halinde değilmişim. 2 tane var bende onlarda hakikaten başka şehirde yaşayan arkadaşlarımdan gelmiş. Yani yan sıramda oturanlarla falan öyle bi olayım olmamış. Çok şükür. En azından bunu yapmamışım. Belki de yaptım ama cevap alamadım, sonuçta bende yok, başkalarında olabilir. Haha.

Her şey kurallara uygun... Defteri bi açıyorum uyarı çıkıyor; "Bu defteri ... okusun sadece. Lütfen. Fikirlerime saygı duyun." Düşünüyorum hangi gençlik filminden gördüm acaba bunu diye ama bulamıyorum daha. Rastgele açtım bi kaç sayfa okudum. O nasıl ağır bi yazı, nasıl ağdalı bi dil, nasıl bi edebiyat ya rabbim. Şimdi olsa kuramam o cümleleri ben. Yıllar geçtikçe bazı şeylerin daha karmaşıklaşması gerekir diye düşünüyodum ama hiç öyle olmuyomuş. Gittikçe basitleşiyorum, kolaylaşıyorum, her şeyi kabul ediyorum, teslim oluyorum gibi geliyo. Belki de yavaş yavaş anlaşılmak istiyoruzdur artık. Uğraşıcak başka şeyler bulup kendimizden birazcık vazgeçiyoruzdur. Kurcalamıyoruzdur. Ya da kurcalamayalım diye uğraşıcak başka şeyler yaratıyoruzdur. Bilmiyorum. Artık çok ta umrumda değil hani.

Neyse, okundu yazılar, toplandı, kutu kapatıldı, tozu alındı. İyice alındı hem de. Uzuun bi süre tozlanmasın açılmasın. Bari dedim şimdi biraz para koyayım içine, ilerde açınca bi işe yarasın, bi sevinç katsın, nasılsa unuturum orda onu. Böyle böyle sevimlileşebilir bu kutular. Gerçekten.